Bir yolcuyum güneşin izinde

Adnan Yücel’i anlatmak; alnı daima dik şiirlerin şairini… Onu sayfalara düşen sözcüklerle değil, şiirinden yansıyan gelecek izdüşümleriyle anlatmak istiyoruz. Bu şiir ki yaşamı bütün görünümleriyle algılarken, onun özüne de doğrultur gözlerini. Ama sadece bir ayna değildir Adnan Yücel’in şiiri.
O şiir ki geleceği ve arzu edileni de nakışlar dizelerine. Upuzun bir “offf!” sesidir yankılanan şiirlerinde; ama bu iç çekiş kendi dünyasına kapanan, gözleri görmeyen, elleri tutmayan kötürümce bir iç çekiş değildir. Ona şiirlerindeki bu “iç çekiş”in nedeni sorulduğunda yalın bir anlatımla özetler nedenini: “Bin yıldan beri düşüncesi yasaklanmış bir toplumun sesi nasıl çıkar? Sesi kan içinde çıkmıştır hep. Toprakları acılı topraklara dönüşmüştür. O topraklarda açan çiçekler bile acı renginde olmuştur hep. İç çekişim ve başkaldırışım bu yüzden. ”Toplumun sesi olmaya, onu geleceğin ebem kuşağı renklerine davet etmeye aday bir şiir… Bunu ne kadar başardığına girmeyeceğiz. Ama şiirlerindeki anlam evrenine yapacağımız dalışlarla bu nabız atışlarını nasıl tuttuğunu aktarmaya çalışacağız.



Şiirde dile gelen sokaklar
Sokak kavramı yeni değil elbette. Devrimci literatürde de “sokak” aslında yaşamın ta kendisidir. Sınıf hareketinin seyri, gelişimi hep sokaktan yansır ne de olsa. Adnan Yücel’in şiirlerinde de devingen bir akış içindedir sokaklar. Yaşam dolu dizgin akar o sokaklarda. Ama bu sokaklar imgesel bir anlatımla farklılaşır kimi yönleriyle. Öyle ki bu sokaklar soluk alıp verir ve insana ait tüm duygulanımları yaşarlar. Yenilgilerde yorgun, zulüm karşısında yaralı; ama her an patlamaya hazır bir yürek atışı! Gündelik yaşamın soğuk yüzü, ekmek mücadelesinin çetin çıkmazları, mücadelenin sımsıcak çağırıcılığı… Kısacası sokaklarda yaşamın binbir görünümüyle yüz yüze geliriz.

Kentler bizimle başlar uyanmaya / Çağların bu köhne karanlığı / Işımak üzereyken sabahın ağzında / Bizler satın alınırız daha / Her gün aynı işçi pazarında / Her gün aynı sokak ortalarında… “Gurbet İşçisinin Mektubu” ekmek kavgasının çetinliğini anlatır. Okuyucusuna, o yaşantı süreçlerini içten bir şekilde anlatabilen, hissettirebilen bir şiirdir bu. Şiirde sokaklar bir işçi pazarı görünümündedir. Ve işçiler her günün şafağında o sokaklara düşüp oralarda, emek güçlerini satmak üzere satın alınırlar. Ama tek yönlü bir anlatım ya da ruh hali yoktur bu şiirde; yaşamın çok yönlülüğüne yapar vurguyu: karamsarlık ve umut, mecalsizlik ve direnç… “Gördüğümüz açlıksa eğer / Çektiğimiz çileyse daha / Bize ne düşer ki bir tanem / Ekmek uğruna kavgadan başka…” derken yine bu döngüyü kırmak, parçalamak isteyen bir solukla haykırıverir.

Kent kültürünün gelişimi, göç ve kentsel dönüşüm… Bu değişimlerin toplamında beliren insan tipolojisini de okuruz farklı mısralarda. Kentlerde sokaklardan bulvarlara bir geçiş yapar. Betonlar toprağı kuşatmıştır ve toprak kokusunu duyumsayamazsınız kentlerde. Burada bir “çıkmaz sokak” görünümü sunar bizlere. Burada kaotik bir görünüm ve gürültüdür hep algıladığımız. Bunun dışında ve özellikle sınıfsal kutuplaşmayı birtakım maddi görünümlerle simgeleştirir. “Kaldırım kıyılarında lüks arabalar / şımarıklığı kusacaklar işçi kızlarına…” derken bu sınıfsal kutuplaşmada kendi tarafını da vurgulamış olur bir bakıma.

“Vahşetin kılıcı daha çıplak / Kuduz köpekler gibi dolaşıyor sokak sokak” dizelerinde olduğu gibi devrimci hareketin zaafa uğradığı dönemlerde sokaklar başka bir görünümle çıkar karşımıza. İnsana, umuda ait ne varsa silinir sokaklardan: “Ey yürüdükçe çürüyen sokaklar / Gürültüler içinde sessiz / Ve kimsesiz / Korkunun yokuşunu tırmanan sokaklar / Hiç konuşmayın isterseniz / Gizleyin utancınızı gizleyin / Bu susturulmuş özgürlük seslerinden.” Burada artık sokaklar çürümenin ve korkunun kaynağı haline gelirler. Ama daha önce vurguladığımız; şiirin karşıtsal kurgusu burada da çıkar karşımıza. Böylelikle yaşamın direngen soluğuna çevirir gözlerini: “Yalnızca direnmeler suluyor çiçekleri” derken umudunu yitirmeyen bir tavrın da altını çizer. Direnenler de vardır çünkü bu havalarda!

Yürümek…
Yaşam “sokak” olunca o sokaklara rengini vererek yürümek devrimci duruşun gereği olur. Talan edilmiş bir ülke, paletlerin altında inim inim inleyen, sesi soluğu kesilmiş insanlar ve boğulan özgürlük özlemleri… Nice Eylüller geçti böğründen bu toprakların. Her fırtınada fidanlar kırıldı, çiçeğe duran bahar dallarına ayaz değdi. Devrimci savaşımın kendisi madem yaşamı güzelleştirme kavgasıydı, o da çiçeklere özdeş kıldı bu güzelliği. Kimi zaman nar çiçekleriyle gülüyor, kimi zamansa bir badem çiçeğini şiirin namlusuna sürüyordu. İşte bu yüzden “Kırçiçekleri” dedi yaşamı dönüştürecek olan gücün adına. 12 Eylül karanlığını anlattığı “Gelenek Tohumu” adlı şiirinde, sokaklardan başlayarak tasvir eder bu süreci. Çünkü 80 öncesine kadar dipdiri bir görünüm arz eden sokaklar, darbeden sonra tam bir sessizliğe bürünür. İşte bu şiirinde sessizliği yırtan bir yürüyüşü anlatır. “Kara kışta direnmenin” şifresini çözmüş bir anlayışı şiiriyle ilan eder adeta; “teslim bayrakları”nı çekenlerin aksine kesintisizce geleceğe yürüyenlere şiirin dilinden bir selamdır onunkisi.

“Sokaklar kanarken içten içe kimsesiz / Kentler ağlarken / Ve ihanet tortularıyla kirlenirken deniz / Yürüyordu soluğu rüzgar bir adam / Her adımda bir geleneği kucaklar gibi / Sonsuz ışıklar taşıyordu ufuklardan…”

Gelenek Tohumu’nda sokaklardaki yenilgiyi resmeder. Bu yenilgi aslında birçok şiirinde görülen acı / umut tezatlığında dile gelir ki bu şiirde de yenilgiler ortasında “soluğu rüzgar bir adam”ı “Gelenek Tohumu” nun yaratıcısı olarak anlatır. Olay İstanbul’un bir semtinde başlar. Direngen bir soluk, karanlığa karşı sokak sokak çarpışır. İstanbul’un bir şiirde ilk kez “olumsuz bir görünümle” anlatıldığı Tevfik Fikret’in “Sis” şiirine de atıflarda bulunan şair, bu 12 Eylül’ü Abdülhamid’in baskı ve şiddete dayalı İstibdat dönemine benzetir. Değişen çok bir şey yoktur aslında; “Her yer ihanet pusuları ve duman”dır, egemenler önüne geçemedikleri özgürlük istemini kanla bastırma yoluna giderler yine.

“İşte sokaklara seriyorum evleri / Dertler saçılıyor kaldırımlara…” derken de içe kapanan öfkeleri, acıları sokaklara taşırma çabasındadır. Hep sokakların sessizliğine duyduğu bir öfke vardır içten içe. Sokakların dinginliği, çıldırtan bir sessizliktir aslında. “Bütün yüzler bir mezarlık akşamı / Ağaçlar sessiz / sokaklar sessizlik sancısı / Susmak gül açmaz bu yarada…”

Ama sadece bir öfke değildir duyduğu, kendini de bu resmin içinde; hatta ortasında resmeder, dolayısıyla suskuya kurşun sıkmak türünden bir eylem olur sözcükler ve şiiri ses verir; proleter bir aydın tavrıyla bu yükü omuzlar: “Gece karanlığında / Bu kar aydınlığında / Uykuları parçalamak için yürüyorum / Altındağ’ın bir yaralı sokağında…”

“Sen yürürsün rüzgar yürür / bir sevinç boylanır dünyada / Çocuklar korkusuz büyür / Kan boğulur susar / dokunup geçtiğin her kuraklık / Yemyeşil bir vadiye dönüşür…” derken de aslında bu yürüyüşün bireysel bir yürüyüş olmadığını da anlatır. Gelişimi ve sonuçlarıyla toplumsal bir harekettir bu. Bulvarların işçi atölyelerine, korku çökmüş yüreklere su serpen, dalga dalga umut vadeden bir yürüyüş görünümüdür bu: “Ben yürüdükçe zaman yürüyor / Yer altında yanan kömür / Tornada ağlayan demir gülüyor…” Ama bu yürüyüş zahmetsiz değildir. Büyük ideallere yönelmiş adımlar, büyük sorunlarla çarpışmayı da öngörür. Yer yer “mükemmeliyetçi” profiller çizdiğini belirtir. Bunu “devrimci romantizm”in de itilimiyle yapar. Aslında daha sonraları diyalektik bir kavrayışla, kabarıp coşmaların yanında; kesintilere ve duraklamalara da yer verecektir. “Dağları tutup yakalarından / Yol ederek yürürken dolu dizgin / Bir çakıl taşına takılmanın / Sancılarıyla kıvranmak var ya / Of çekme işte o kıvamda…” derken de bu yaklaşımını somutlayacaktır. Yine “Ey fırtınalarla düşüp yollara / Nehirlerin ezgili saçlarını / Her sabah soluğuyla tarayan / Yorgun düşmüşsün / Yarım kalan o coşkulu yolculuklardan” diyerek de aslında o romantik kavrayışını da yargılayacaktır.

Öte yandan Kutup Yıldızı’nı anlattığı “O korku vardı hep çıkılan yolda / O korkusuzluk vardı / Suyun su olduğu günden beri akardı…” gibi dizelerde yine bu doğal akışı anlatacak; ama umudu da harmanlamaya devam edecektir: “Sen yolculuklara yeniden başla…”

Umut umut kokuyorsa bir şiir, “Varsın Eylül vurmuş olsun bahçeleri / Bağlar bozulmuş olsun / Yine hiç durmadan sevinçleri topla sen / Geçtiğin yerlerdeki çocuk gülüşlerinden…” cüretini gösterir. Sakınmaz kendini şiir…

Düşler, nehirler ve rüzgar
Adnan Yücel’in şiirinde kimi sözcükler şiirinin imgesel anlatımının belkemiğini oluşturur diyebiliriz. Aslında bu simgesel kurgu düzlemi yaşam karşısındaki duruşunun izdüşümüdür. Toplumun dertlerini deşip, devrimci davayı kucaklayan bir şiir anlayışı kimi sözcüklerle cisimleşir.

Düşler (yer yer güneş), geleceği ve başka bir dünya özlemini; sular ve nehirler düşlere yürüyenlerin saflığını, tereddütsüzlüğünü, hedefe kilitlenmişliğini; rüzgar ise kesintisizliği ve sınır tanımazlığı simgeler. Dolayısıyla devrim davasına başkoyanların özelliklerinin tümü bu sözcüklerle dile gelir. Soluğu rüzgar olanlar, rüzgarla bir olanlar akar gider şiirlerinde güneşe doğru. Bu özellikleri bağırlarında taşıyanların bilgeliğine, yol göstericiliğine işaret eder: “Düşü gerçek kılan bilir / Rüzgarla bir olan bilir.”

Nazım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” adlı şiirinde olduğu gibi “güneş” sosyalizm düşünün bir metaforu olur. Adnan Yücel’de de “güneş” bu görünümüyle çıkar karşımıza: Sosyalizm düşünün görsel bir simgesi… “Güneşi herkes sever bir duygu adına / Ya doğarken bir dağın görkeminden / Ya batarken bir denizin kanlı yumuşak yüreğine / Olmayan bir ışığı yakmak gibidir oysa / Bizim gözlerimizle bakmak güneşe.” Adnan Yücel, kendini güneşin peşine düşmüş bir yolcu addeder: “Ben sabahın her mutlu sesinde / Bir yolcuyum güneşin izinde…”