Kahve

altÖykü Dizisi: 1
Basım tarihi: Aralık 2012
ISBN: 978-605-63510-1-3
Sayfa: 268

 

 

 

 

 

 

 

 

Adnan Yücel Ebediyat ve Sanat Festivali kapsamında düzenlenen Şiir ve Öykü Yarışması'nda öykü dalında 2.lik ödülü alan Murat Güneş’in “Kahve” isimli kitabı. İşçi hikayelerinden oluşan kitap, hücrelerin duvarlarından çıkıp,  siz okurlarıyla buluşuyor.

 

Kalemin akışı...

30 Ocak 1964 tarihinde Ankara’da doğdum. Çocukluğum genelde Etlik Mahallesinde geçti. Lise mezunuyum. Liseyi yanlış hatırlamıyorsam -4 yılı dışarıdan olmak üzere- 8 yılda bitirdim. 12 Eylül askeri faşist darbesi olduğunda lisede okuyordum. Liseye devrimciler hâkimdi. Oturduğum mahallenin çoğu da devrimcilere sempati duyuyordu. Ben de doğal olarak devrimcilerin arasındaydım. Bu nedenle kaydımızın olduğu kendi okulumuzun önünden “öğrenim özgürlüğünü engellemek veya kısıtlamak” gerekçesiyle defalarca gözaltına alınıp karakolda birkaç gün nezarette tutulup bırakılırdık. Tabii Mamak yolunu tutan da olurdu…

Darbe sonrası okul yönetiminde kimi değişiklikler yapılmış ve bazı devrimci demokrat öğretmenler evlerinden uzakta başka okullara tayin edilmişlerdi. Ne olduysa bundan sonra oldu. Bildiğim, sınavlarda başarılı olduğum derslerden dahi zayıf notlar verilerek sınıfta kalmam sağlandı hep. Bu, birçok kişiye uygulanıyordu. Bu yüzden birçok öğrenci okuldan soğumuş ve okulu bırakmıştı. En sonu ben de bir gün tasdikname almak için okula gittim. Müdür yardımcılarından -eskilerden numunelik kalan- tanıdığım bir öğretmene -coğrafya hocama- denk geldim. Bana “sen geçtin” dedi gülümseyerek. İnanmadım tabii. “Hoca dalga geçmeyi bırak tasdiknameyi ver de gideyim şuradan işim gücüm var” dedim. O yine gülümseyerek çekmeceden benimle ilgili belgeyi gösterdi, ancak ondan sonra inandım. Kısacası bir lise diplomam olmuştu onca yıldan sonra, ama bu diploma sonraki hayatımda bir işime yaramadı açıkçası.

Lise 2’yi dışarıdan bitirmeyi çalışırken İskitler Akşam Sanat Okulu’na yazılmış o arada bir sanat öğreneyim demiştim. O zaman popüler olan torna-tesviye bölümüne yazıldım. İlk derste hoca, herkese birer tane tuhaf şekillerde küt demir parçaları dağıtarak üçgen, kare, dikdörtgen gibi şekiller yapmamızı istedi. Tabii bunu sadece küçük bir eğeyle yapacaktık. Tam bir hafta ellerim patlayasıcaya kadar bu tuhaf demiri eğeleye eğeleye kare şekline getirdim. Yaptığım işten memnun bir şekilde kareyi hocaya gösterdim. Beğenmişti. Ama kareyi elimden alıp makinada iki dakikada bozdu. Bozduğu demir parçasını geri verirken “şimdi de dikdörtgen yap” dedi. Bir anda kafamdan kaynar sular döküldü sanki sinirlice baktım hocaya. Sordum; yaptığımız bu işin adı tesviyeymiş, 1 yıl tesviye gördükten sonra ancak torna bölümüne geçiyormuşuz, yani 1 yıl boyunca elde eğe demir eğeleyecektik paso. Bu monoton iş bana göre değildi. Ertesi gün müdüre çıkıp bölüm değiştirmek istediğimi söyledim. Önce “olmaz” dese de sonra ikna oldu. Bir gün sonra Makine Teknik Resim Bölümü öğrencisiydim artık. Bu bölüm herhalde elimin resme yatkın olmasından kaynaklı hoşuma girmişti. Makine parçalarının 3 boyutlu çeşitli ölçeklerle çizimini yapıyorduk. Kısa zamanda işi öğrendim. İmtihan zamanlarında bazı arkadaşların çizimlerine yardım ettiğim de oluyordu hani. Hoca bile kendi çizimlerini bana çizdirmeye başlamıştı. Yani derslerde başarılıydım. Ancak o dönem dışardaki devrimci mücadele insanı içine çekiyordu. Akşam okulu olmasına rağmen devamsızlıktan okulu bitiremedim. Daha sonra üniversite imtihanlarına da hiç giremedim. Okul hayatım kısaca böyle…

Çalışma hayatına erken yaşta girdim. Lisede okurken, inşaatlarda amelelikle başlayan iş hayatım bir dizi işe girip çıkarak sürdü. Seyyar satıcılık, eskicilik –eski elbiselerin tamir edilip ütülenip ambalajlanarak işportada satılması-, garsonluk, pazarlama elemanı -bu işte ancak bir ay kalabildim-, güneş enerjisi montajcılığı, boyacılık, reklam işi -serigrafi- ipek baskı- gibi işlerdi bunlar. Şu garsonluk işini biraz açayım diyorum. Lokantada, deniz kenarında plajda garsonluk yapmak kolaydı. Ancak bir gün işsizim. Bir arkadaşın tavsiyesiyle Çankaya’da “Le Terasse” adında lüks bir yere gittim. Yazıhanede patronla konuşuyorum. Patron, “Seni işe alırım ama yabancı dil gerekiyor, biliyor musun?” diye sordu. Risk aldım ve “biliyorum” dedim. “Kaç tane?”, “Dört dil biliyorum” -aslı astarı yok tabii-. Dil sınavı falan yapmadan “Yarın gel başla” dedi. Buraya konsolosluklardan yabancılar geliyor genelde, dil bilmek şart yani. Ama sanki dört dil biliyormuş gibi ertesi gün işyerine gittim. Patron birini görevlendirmiş. Onunla arabaya atlayıp bir mağazaya gittik ve bana takım redingot –kuyruklu ceketi filan var- aldık. Epey pahalıydı hani. Neyse işe başladım. Tabii şef garson dil bilmediğimi hemen anladı, ama beni ele vermedi. Bunun böyle gitmeyeceğini ilk günden ben de anlamıştım. Bir hafta idare ettim ve patrona gidip dil bilmediğimi, işe ihtiyacım olduğu için öyle söylediğimi, bu nedenle işten ayrılmak istediğimi söyledim. Patron şöyle bir baktı, şaşırmıştı. Ama beni işten atmak yerine “Olsun, geri planda durusun sen, ayrıca dil kursuna gönderirim seni” dedi. Sanırım buraya beni gönderen arkadaşın etkisi nedeniyle böyle davrandı patron. Bu şekilde birkaç ay çalıştıktan “kusura bakmayın” dedim ve işten çıktım. Kapalı ve dar mekanlarda çalışamayacağımı anlamıştım… Bir gün demir işine girdim ve bu işi meslek edindim. Tam olarak yaptığım iş çelik konstrüksiyon imalat ve montaj işiydi. Şantiyelerde, fabrikalarda çelik binalar imal edip montajını yapardık. Bu işle alakalı izolasyon ve çatı kaplama işlerini de zorunlu olarak öğrenmek zorunda kalmıştım. Çünkü bunlar aynı çelik işi gibi yüksekte ve tehlikeli işlerdi. Bende yükseklik korkusu yoktu. Genelde kimse 40- 50-100 metre yukarı çıkıp izolasyon ve kaplama yapmak istemez. Dolayısıyla bu işler birbirleriyle bağıntılı işler olduğu için çelik işi sonrası diğer işler de bize teklif edilir ve bunları da yapardık. Kısacası uzun yıllar onlarca fabrika ve şantiyede bir işçi olarak çalıştığımı söyleyebilirdim.

Politik faaliyetlerimden dolayı içeri girdim ve müebbet hapis cezası (36 yıl) aldım. 15 buçuk yıldır içerdeyim. Ulucanlar ve ardından 19 Aralık katliamını yaşadım. F Tipleri açıldığı günden bu yana hücrelerdeyim. Bu süre içerisinde tecride karşı mücadelede toplam 200 günü geçkin açlık grevine katıldım. Hücrelerde -tecrit altında- yaşam zordur. Ancak hücrelerde -duvarları parçalayan- devrimci yaşam da bir o kadar zorunludur. İçerde devrimci proleter yaşamın dışında farklı bir yaşam arayışı içine girmek, hücre duvarları arasında yalnızlık dehlizlerinde kaybolup gitmek demektir. O bakımdan zora zorunlulukla karşı koymak gerek. Zaman bu dünyaya kazık çakmış değil, akıp gidiyor. Şöyle geriye dönüp hayatımıza baktığımızda anlamlı bir devrimci iz göremiyorsak eğer, zamanı çarçur etmişiz demektir. Zamanı boşa harcamak yerine, zamanı devrimcileştirmek için uğraş vermeliyiz.

Hücrelerde dayatılan koşullara teslim olmak yerine koşulları kendi devrimci yaşam biçimimize çevirdiğimiz, bunu yaparken de işlevi kalmamış eskiyi tekrar etmediğimiz takdirde etrafımızı saran duvarlar aralanıp kalkar ve ondan sonra üretim kaçınılmaz hale gelir. Öykü yazmaya başlamam da bu düşünceyi pratiğe geçirme kararı almamla başlar. F Tipine getirildiğimiz ilk yıl içerisinde deneme amaçlı öykü yazma girişimlerim olmuştu. Bununla ilgili hiçbir bilgim de yoktu. Bu süreçte okuduğum öykü ve roman kitaplarını daha dikkatli incelemeye başlamıştım. Saklamayacağım, bu işe çok fazla kafa yorduğumu söylemeliyim. Ki düşüncede gerçekleştirdikçe devrim filan değildir. Uzun bir işçilik hayatım olduğunu belirlemiştim. Fabrika ve şantiyelerde birebir yaşadığım, gördüğüm, duyduğum, işçi sorunları ve yaşamları yazmaktı amacım. Sonunda kafamın içindekiler kalemin akışında can buldu.

Ayrıca çizim -karikatür vb.- işleriyle de uğraşıyorum. Şu an gece olmuş hala bu yazıyı bitirmeye çalışıyorum. Hücrelerde disiplin cezaları en çok uygulanan izolasyon işkencelerinden birisidir. 2 aylık haberleşme ve iletişimden men cezası birkaç gün önce bitti. Ancak dün yeni bir ceza daha başlatıldı. 2 disiplin cezası arasında yeterli süre verilmediği için gelen mektuplara cevap veremiyor veya zorlanıyoruz. Bu yazı da bu şartlar altında yazıldı.

Burjuva kültür hayatımızın en ücra köşelerine kadar girmiştir. Bu kültürü yakamızdan silkip atmak için, hayatımızın insanileşmesine öncülük eden devrimci proleter sanata -kültüre omuz vermeliyiz.

05 Aralık 2012

Murat Güneş

 
Sosyal Medya