Bir bakışta yaktın beni

altC. Hakkı ZARİÇ

Söz yorulur bazen, rüzgârın savurduğu yapraklarla çekip gider insanın içindekiler. Nereye, hangi kuytuya saklanır akşam, kuşların sığındığı yer neresidir bilinmez. Telaşlı martıların geç kalmış kanatları çırpınır göğün teninde.

Akşamdır. Sesine yabancı bir kentin, tozuna küskün bir kasabanın ya da suyu unutmuş bir köyün dalgalı seyrinde kendini anlatamadığında türkülere düşer yolun. Belki şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda, belki karşıdan karşıya geçerken camı açık bir arabadan yayılan tınılarda boşluğunu yakalar türküler insanın.
Türküler unutmamak içindir. Kulağımıza her çalınışında anıların sesi çoğalır belleğimizde. Kaçıp saklanmak isteriz bazen, durup yüzleşmek, üstüne gitmek hatta semirmiş acının. Kendimizde saklı olanı adlandırmak için türküler ne güzel bir nedendir. Orada dem tutar kalbimiz; cılızlaştığını, gittikçe sıradanlaştığını, hatta artık söndüğünü düşündüğümüz ateşteki külü körüklemek için vardır türküler. İçten içe eşlik edip kendimizi dizelerde dile getirmek isteriz farkında olmadan.

Herkesin bir türküsü vardır mutlaka. O türküyü dinlemek istediği bir ses. Kadın ya da erkek fark etmez, olmadık bir yere dokunur, sevince ya da hüzne neden olur sesiyle türküyü söyleyen. Bir dağ başının esintisi, bir çeşmenin yalağındaki yosun, vurulup düşen birinin acısı, ekinlerin sararması, sevdanın ve ayrılığın inceliği çeker bizi.

Her şey bir yana ortak değerlerimizi, birlikte üretme ve yeniden çoğaltma nedenlerimizi oluşturur türküler. Halkların geçmişini ve şimdisini anlamak için bize yol gösterir.

***
alt
Bozlak, “rızasız bahçenin gülü derilmez” diye ses verir; gönülden gönüle gizli gizli giden yolu tarif eder Neşet Ertaş. “Neşet Baba” diyenler de vardır, “Neşet Ertaş” da “Neşet” de. Hangisini söylersek söyleyelim, sesiyle ve duruşuyla mütevazı bir insanın gerçeği çıkar karşımıza. İçimizden biri, bizim mahallemizde, bizim sokağımızda yaşayan, bizimle nefes alıp veren birinden bahsettiğimizi biliriz. Onun gönlünün aradığını ararız, “neredesin?” diye sorar bizim yerimize. Tezenesi içimizdekini dile getirmek için değer sazının tellerine. Biriken ve adını koyamadığımız her neyse Neşet onun türküsünü söyler.

Eyvallahı yoktur devletin hiçbir kıyağına. Diz kırıp el etek öpmez. Devlet sanatçılığında gözü olmadığını; nişanda, şanda şöhrette konaklamadığını biliriz. Bundan yabancısı değildir evimizin ve kalbimizin. Halkının önünde ceketinin düğmelerini ilikleyen bir sanatçıdan bahsediyoruz. Şimdinin muktedirleriyle zamanında sigara bırakmak üzerine atıştığına, atıştığında bile efendiliğinden zerre kıymet kaybetmediğine tanığız.
“Bozkırın tezenesi”, demişti Yaşar Kemal onun için. Talihsizliktir, göçüp gittiği Almanya’da hapse düştüğünde mektuplarına yanıt alamamış, Türk devleti onunla ilgilenmeyi akıl etmemiştir; ama yıllar sonra cenazesinde endam etmekte sakınca görmemişlerdir. Her şeyde, her acıda, her sevinçte oy için boy gösterenler, Neşet’in cenazesinde de piyasa yapmaktan çekinmemişlerdir. Bütün o erkân Neşet’in umurunda mıydı? Umurunda olsa acının bütün renklerinde dile getirir miydi türkülerini? Halkın içinden çıkıp halk için türkü söyleyen bir insanın yavan ya da yandaş olması mümkün mü? “Daha bir gönüle ikrar vermediği”ni “dünyanın rengine kandığı”nı dile getirişinde saklı değil mi gerçeği? Bundan olsa gerek her yaştan insanın “yalan dünyada” sesine ve yorumuna koşulsuz kulak verdiği insandır Neşet.
Bağlamasının gergin akorduyla ses verir olup bitene; orta telinde bam teli olduğu rivayeti ne kadar geçekse, her türküde bam telimize bastığı da o kadar gerçektir. Dünyanın gönlünce olmadığını fark eden insanların sesiyle çıkar karşımıza.

Adlandırdığı sevinç bize, kalbimizin bütün sokaklarına ses verir. Dile getirdiği türküler aşkın ve dünyanın gidişatına, feleğin çemberine dairdir. Sakladığımız gözyaşları onun türkülerinde dökülür, gizli kapaklı değil açıktan ve olabildiğince insana dairdir ayrılık karşısında yaşadığı sızı. Bizim böğrümüzü delen acıyı “bir bakışta yaktın beni” diyerek söylemesi bundandır.

Eline aldığı ilk saz annesinin tokacıydı dünyaya gözlerini açtığı Kırtıllar köyünde. Annesi ölünce kardeşleriyle boyun boyuna öksüz kalan çocuğun gönlünün aradığı, bizim de içten içe kendimizden sakladığımızdı. Göç edip evden ayrılan bir çocuğun içinde birikenleri dinledik, oradan kalan trajediye ortak olup kavuşamadığına sızladık. Babasından aldıklarını zamanın imbiğinden süzerek ilim edenleri övdüğünü dinledik.

Onun çığırdığı türküler bir başka dokunur içimizdekine. Dertliyken de mutluyken de sesine gideriz Neşet’in. Başımıza kar yağdığında da sözün bittiği yerde de bizim yanımızdadır. Sabahın erken bir saatinde mi olur, gecenin dar vaktinde mi fark etmez. Çıldırasıya âşık olduğumuzda da ayrılık acısından kaburgalarımız sızlarken de Neşet’in türküleri yanı başımızdadır. Bizim baktığımız yerden ses verir Neşet. “Gökte uçan kuşa” ayrılık vermesin diye sesini doruklara mıhlar ki, kendini şair zanneden çakma vekillerin laf edemeyeceği kadar büyük bir ustadır. Kaderin ve zulmün garip başa geleceğini söyler ki, kalkan bütün cenazelerin yoksul evlerde figan olduğuna tanığız hepimiz.

Katıldığı bir televizyon programında “o bağlama eline değmeseydi bu türkülerin tabanı toprağa değmezdi,” dememiş miydi, “ağ suratlım” diye sevdiği yorumcuya o naif insan…

Hepimizin bir anısı vardır türkülerinde. Pavyonlarda da çalıp söylemişliği vardır elbet. “Senfonik Neşet Ertaş Türküleri” de seslendirmiştir orkestralar.  Behzat Ç.’de sık sık adının ve türkülerinin geçtiğini nasıl unuturuz.
Zülfüne dokunduğumuz sevgili bir Neşet türküsü değilse evvel neresi, ahir neresi usta?

Hamiş: Sahi nerede konaklıyor şimdi Neşet, toprağın koynunda mı, Gönül Dağı’nın doruğunda mı?

www.evrensel.net

 
Sosyal Medya