Savaşın ve dinin kökenleri

 

Eski Taş Çağı boyunca, 2.5 milyon yıl, küçük hominid grupları, avcılık, toplayıcılık ve leş yiyicilik vasıtasıyla yiyecek arayışıyla tabiatta gezdiler

Savaşın ve dinin kökenleriMarksizm Penceresinden Dünya Tarihi / Bölüm 4: Savaşın ve Dinin Kökenleri

 

"Savaşın ve Dinin Kökenleri" başlıklı bu bölümünde Neil Faulkner, savaşın ve dinin çıkış noktasına ve kökenlerine eğiliyor.

Yarısı çocuklardan oluşan 34 insan 3 metre genişliğinde bir çukura atılmıştı. Yetişkinlerden ikisi başlarından vurulmuştu. Aralarında çocukların da olduğu diğer 20’si ölene kadar sopayla dövülmüştü. Arkeologların, buranın bir katliam bölgesi olduğundan şüphesi yoktu.



Güneybatı Almanya’daki Talheim “ölüm çukuru” milattan önce 5000 yılındaki Erken Neolitik dünya hakkındaki ürkütücü bir gerçeği su yüzüne çıkarmıştı. İnsanlar savaşı keşfetmişti.

Başlangıçta savaş yoktu. Eski Taş Çağı boyunca, 2.5 milyon yıl, küçük hominid grupları, avcılık, toplayıcılık ve leş yiyicilik vasıtasıyla yiyecek arayışıyla tabiatta gezdiler. Birbirleriyle karşılaşmaları nadir, her türden çatışma ise daha da nadirdi.

Ancak sonra, sayılarının artmasıyla kaynaklara dair çekişmeler nadir oldu. Mağara resimleri, avcıların oklarını sadece hayvanlara değil, ara sıra birbirlerine de attıklarını gösterir.

Ancak bu gerçekten savaş değildi. Savaş; karşıt gruplar arasında geniş çaplı, uzun süreli, örgütlü şiddettir. Buna dair milattan önce 7500 yılında başlayan Neolitik Devrim öncesinde iz yoktur.

Tarım, besin elde etmede avcılıktan çok daha etkili bir yol olduğundan Yeni Taş Çağı’nda nüfus aşırı derecede arttı. Paleolitik fosillerin sayısı yüzlerde iken, Neolitik iskeletlerin sayısı on binlercedir. Ama tehlike bu noktadaydı.

Teknik ilkel, üretkenlik düşük, üretim fazlası küçüktü. İnsanlar sınıra yakın yaşıyor, ekinlerin çürümesi, hayvan hastalığı ve anormal havalara kurban gidiyordu. Kıtlık, açlık ve ölüm, Erken Neolitik’in çiftçi topluluklarının yakasını bırakmıyordu.

Hep var olan bu tehlikelere, Erken Neolitik üretim biçiminin mutlak sonucundan kaynaklanan iki “sistemik” problem eklendi: nüfus artışı ve toprak yorgunluğu. Rakamlar büyümeyi sürdürdü, fakat toprak sınırlı bir kaynaktı.

Topraktan cömertlik alındıkça ve yeri doldurulmadıkça, bakir doğadan yeni alanlar koparılmak zorundaydı. Nüfus büyüdükçe mevcut köyler herkesi besleyemedi ve öncü gruplar, yeni yerleşimler bulmak için yönlerini değiştirdi. El değmemiş son bölgeler temizlenirken, müsrif Erken Neolitik ekonomi sınırlarına erişti.

Toprak hırsı ve yiyecek hırsı, komşu grupları anlaşmazlığa sürükleyebildi. İlk çiftçilerin kötü günlerde savunacakları müşterek mülkiyetleri -araziler, hayvanlar, ambarlar, kalıcı evler- vardı.

Yoksulluk ve mülkiyetin, kıtlık ve ihtiyaç fazlasının bu bileşimi ilk savaşların temel nedeniydi. Çok acıkanlar, komşularının tahıllarına ve koyunlarına el koyarak bunları yiyebiliyordu. Talheim ölüm çukuru, bu türden bir ilkel mücadeleye tanıklık ediyor görünüyor.

Ancak bir savaş yapmak istiyorsanız savaşçılara, müttefiklere ve savunma ürünlerine ihtiyaç duyarsınız. Bunların daha çoğuna sahip olan gruplar, daha azına sahip olanları yenecek. İhtiyaç fazlasıyla yatırım yapan gruplar, yapmayanlara hükmedecek.

Arkeologlar şu anda milattan önce 3500 civarındaki on yılları Britanya’daki ilk savaşların yılları olarak görüyorlar –adada Neolitik Devrim’in başlamasından sadece birkaç asır sonra.

Doruklara muazzam “setli kamplar” inşa edilmişti. Wiltshire’daki Windmill Tepesi, 15 futbol sahası büyüklüğündeydi ve eşmerkezli üç tümsek ve hendek halkasıyla çevriliydi. Muhtemelen siyasi toplantılar, dini törenler ve savunma için kullanıldı. Söz konusu alan yeni bir düzeni simgeliyordu –uzak köylerden insanları tek bir kabile yönetiminde birleştiren bir düzen.

Bununla beraber insanlar, anıtsal taş plakalardan ve toprak yığınlarından oluşan müşterek mezarlara gömülüyordu. Wiltshire’daki West Kennet “uzun höyüğü” 100 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğindeydi. Etkilemek için inşa edilmiş, bölgesel hâkimiyet beyanıdır. Hâkimiyet için mücadele edildiğini göstermesi için gerekendir.

Setli kamplar, ibadet alanlarıydı. Uzun höyükler, ataların anıtmezarlarıydı. Erken Neolitik’in büyük devletleri, ortak inanç ve ritüelle birbirine yapıştırılmıştı.

Büyü (istediğini şaklabanlıkla elde etme girişimi) ve din (istediğini daha büyük bir güce yalvararak elde etme girişimi) uzun bir tarihe sahipti.

Üst Paleolitik avcılar, mağaralarının karanlık derinliklerindeki duvarlarına av hayvanları çizmişlerdi.

Tarihöncesi akılda sembol, resmedilmiş şekil gerçekliği, gelecekteki avı büyü ile çağırırdı.

Büyü sadece resimle değil, dansla, müzikle, kişisel aksesuarla da gerçekleşirdi.

Koreografik hareket, ritmik gürültü ve giyinip kuşanmak, istek ve umutları şekillendirirdi.

Ritüellerle fiziksel olarak heyecan dolan avcılar, çok geçmeden yenilenen özgüvenle yiyecek arayışına yeniden başlardı.

İnsan topluluğu -topluluğun bağlılığı, üretkenliği ve varlığını sürdürmesi-, aynı zamanda bir tapınma meselesiydi.

“Totemizm”, büyü ve inancın tarihöncesi çağlara ait bir alaşımıdır: insan topluluğunu bir hayvanla aynı kefeye koyar ve sonra hayvana, topluluğun esenliğini korumasından dolayı saygı duyar.

Atalara tapınma da eşit derecede eski zamandan kalmadır: bu tapınma, erkek akrabaları, yaşayan nesillerin üzerinde koruyucu bir şekilde süzülen iyilikçi ruhlar olarak düşünür.

Ancak dört başı mamur din, tanrılara -güneş, ay, toprak ana- tapınmayı içerir. Yabancılaşma -doğa üzerinde kontrol eksikliği- böylece en gösterişli ifadesini kazanır.

İnsanlar, yapabildikleri hepsine yönelik yakarışlar (dualar) ve rüşvetler (kurbanlar ve adaklar) yoluyla kontrol edemedikleri güçlerden kendilerini korumaya çabalarlar.

Dinin arkaik biçimleri -totemizm, atalara tapınma, güneş, ay ve toprak ana inançları- bir sonraki inançta geriye “fosilleşmiş” olarak kalır.

Bildiklerimizin çoğu bundan elde edilir. Vahşi doğanın Yunan tanrıçası Artemis’e Antik Atina’da dişi ayı gibi giyinen bakirelerce dans edilerek tapınılırmış.

Bir İtalyan taşra tanrısı olan Lupercus’a, Antik Roma’da bir mağarada ziyafet çeken ve sonrasında kesilen keçilerin postlarını giyerek şehrin etrafında koşuşturan soylularca tapınılırmış.

Erken Neolitik köyler, kabile devletleriyle birleştirilirken, yeni bir önem kazandı. Arazi için rekabet ve savaş küçük toplulukları, güvenliği daha büyük birimlerde aramaya zorladı. Totemlerin, ataların ve tanrıların ortak tapınma, yeni toplumsal kimlikler yarattı. Ortak inanç ve ritüeller, dayanışmayı besledi.

Ancak sonuçlar kanlı olabiliyor. Gloucestershire'da bulunan Crickley Hill'deki Erken Neolitik setli kamplarına saldırıldı ve bunlar yakıldı. Bölge civarında 400'den fazla taş ok ucu bulundu. Erken Neolitik uzun höyüklerinde bulunan ölülerin çoğu, okla veya sopayla, kazmayla, baltayla ya da taşla öldürülmüş.

Radyokarbon saptama (organik kalıntılarda Karbon-14 bozunumu üzerine kurulu)ve "Bayesyen" istatistiğin bir bileşimi, bu olaylar için yeni tarihler ortaya koydu. Setli kampların ve uzun höyüklerin inşası ile kitlesel kıyımın meydana gelmesi genel olarak eşzamanlıydı. Milattan önce 3700 ile 3400 yılları arasında Britanya'da bögesel hakimiyet, kabile toplulukları, büyük ölçekli törenler ve savaş üzerinde temellenmiş yeni bir düzen kuruldu.

Bu düzen, savaş ağaları ve önderlerden oluşan yeni bir toplumsal katmanı güçlendirdi. Ve zaman içerisinde bunlardan yeni egemen sınıf gelişecekti.

Gerçeğin Günlüğü
http://www.counterfire.org/index.php/articles/a-marxist-history-of-the-world/5344-a-marxist-history-of-the-world-part-4-war-and-religion adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.