Boşluk *

*Bu öykü Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında yapılan öykü ve şiir yarışmasında, öykü dalında 2.lik ödülü almıştır.

 

 

 

                                            BOŞLUK

                                                                                                                              

 

"Çocukluğunu anar gibi gülümsedin boşluğunu benim kapladığım bir dalgınlığa”   

                                                                               

  Murathan MUNGAN                                                                                                       

                   

Zaman. Sessiz sedasız akan zaman… Belki de daha doğrusu sesi soluğu kesilmiş, sessizleştirilmiş zaman.

“Sahi ne zamandan beridir akıp giden saatlerin, geceyi sabaha bağlayan tan yerlerinin sesini duymaz, duyamaz olduk?” diye geçirdi içinden. O an cevabı bulmak var oluşunun tek nedeniymiş gibi hissetti. Zaten ölüm kalım meselesi tüm sorularının cevabını her zaman tam burada verirdi; evinin üst katındaki geniş sofanın yüksek, perdesiz penceresinin önüne karşılıklı yerleştirilmiş, yüksek arkalıklı, ahşap kolları ince işçilikli haki koltuklarda. Son yıllarda gittikçe kalınlaşan gövdesini önce sola ardından arkaya doğru oynatarak biraz daha yerleşti oturduğu yere. Bacak bacak üzerine attığı ayaklarını ileri uzattı. Yuvarlak orta sehpasını sol ayağının ucuyla cama doğru itti. Sehpanın keten örtüsü hafifçe aşağı doğru sarktı, örümcek bağlı püskülleri yere değdi. Kösele tabanlı kahverengi deri terliği ayağından çıkar gibi oldu. O bütün bunların farkında bile değildi. Çünkü düşünüyordu, derin derin düşünüyordu.

 

“Saatlerin tik taklarını aldık ilkin. Bir de kurulurken onlarca dişlinin arasından, ta derinden zamanın çentiklerine dokuna dokuna gelen tırtıklı dönme sesini.”

Cevap için anahtar olacak bu başlangıcı sevdi. Kendinden hoşnut gülümsedi. Ve düşünmeye, hatırlamaya devam etti.

Hayranlıkla izlerdi dedesini gümüş köstekli saatini kurarken, hiç kaçırmazdı. Sabah namazından sonra alçak ahşap tavanlı odalarının iki kanatlı, küçük penceresinin bembeyaz keten perdelerini açar, camın önünde güneşin yükselmesini beklerdi yaşlı adam. Rahmetli babaannesinin kırmızı kocaman ibikli, kınalı boyunlu, tüyleri yanardöner, yelpaze gibi açılan ucu nerdeyse yere değecek kömür karası kuyruklu horozu uzun uzun öterdi vakti gelince. İşte o vakit dedesi, radyonun üzerindeki kenarı dantelli, eteğine allı morlu çiçekler, ceviz yeşili damarları olan fıstık yeşili yapraklar, acı kahve dallar işlenmiş beyaz örtüyü arkaya doğru katlar, çevirirdi ne kadar silinse de rengi uzun zamandır ağarmayan, kocaman düğmesini. 

Yurttan sesler kadın korosunun söylediği türküler bitince gonk çalar, iyi günler dilerdi bir banka. Son derece güçlü ama asla iniş ve çıkışları olmayan, duygusuz, kupkuru bir ses “saat yedi, şimdi haberler” derdi. Büyüyünce sesinin radyodaki o sunucularınınki gibi olmasından korkardı hep. Böyle bir sesle şarkı söyleyemezdi ki insan. Bırak şarkı söylemeyi gülemezdi bile! Dedesi oturduğu sedir üzerinde doğrulur, sağ elini yeleğinin küçücük cebine atar, kösteğinden yakaladığı saati avucunun içine alırdı. Saatin yuvarlacık beyaz yüzünü kösteğe tutturan pirinç halkayı arkaya doğru yatırır, gümüş kaplaması soyulmuş mercimek tanesi kadar düğmeyi pıt diye yukarı kaldırırdı. Uzun bacaklı yelkovanı bir rahat bırakmazdı dedesi. Ya azıcık ileri ittirir ya da geri çekerdi. Ardından başlardı çevirmeye. Tırrr, tırrr, tırrr…

Saatin arka yüzündeki, ha silindi ha silinecek lokomotifin bacasında o vakte kadar öylece hareketsiz duran dumanlar sevinçle yükselirdi kendi göğüne doğru. Ve sıcak yuvasına dönerdi gümüş köstekli, çuf çuf lokomotifli, gülen yuvarlacık beyaz yüzlü cep saati. Mutlu olurdu.

Dedesi bir kulağı radyoda sedirden kalkar, karşı duvardaki küçük ahşap rafta gaz lambasının yanında duran çalar saati güneş yanığı, parmak uçlarındaki derin yarıklar hiç iyileşmeyen, iri elinden beklenmeyen yumuşaklıkta bir hareketle alırdı. Ne çok severdi Hakan her tik takta başı inip kalkan tavukları ve birçok sarı küçücük civcivi olan bu saati. Onun kocaman kulakları vardı başının üzerinde tıpkı Mickey Fareninkiler gibi. Bir de kulakları arasında gidip gelen küçük bir tokmak. Dedesi tarlaya erkenden gittiğinde Hakan’la abisini bu tokmak uyandırırdı. Ne gidonu püsküllü, kan kırmızı bisiklet isterdi Allah babadan, ne de meşin futbol topu. Çalar saatlerinin sırtındaki kelebeği tek başına döndürecek kadar güçlü kolları olsa yeterdi. Bir de o kelebek kanadından bir tane daha olsun isterdi çalar saatinin sırtında. Hani kanat dediğin çift çift olur ya, tek kanatla uçamaz ki hiçbir şey, işte onun için.

Dedesi Hakanı kucağına alır, beraber kurarlardı çalar saatlerini. Tarrr, tarrr, tarrr… Hakan’ın tırnakları kısacık kesilmiş, ufak eli dedesinin çalışmaktan irileşmiş kuru avucunda adeta kaybolurdu. Onlar tek başına duran kelebek kanadını çevirdikçe, tavuklar daha bir neşeyle yerlerdi yemlerini, başları hızla iner kalkardı, karınları nasıl doyardı kim bilir. Mutlu olurlardı tavuklar.

Kurulan saat mutlu olurdu. Yani Hakan öyle sanırdı. O da mutlu olurdu…

Saati kurduğu zaman çıkan ahenkli tırıltıları ve peşine gelen saatin güçlü tik taklarla canlanan şarkısını dinlemeyi türkü dinlemek kadar severdi. Bir müzik aleti çaldığını düşünürdü her saat kuruşunda. Müzisyen bir aileydi onların ki; dedesi saz çalardı mesela, halasıysa çok güzel darbuka. Ona da sorardı konu komşu “sen ne çalıyorsun bakalım delikanlı?” Düşünmeden “saat!” derdi, “ben saat çalıyorum!” Cevaba akıl erdiremeyen amca yahut teyzelerin şaşkın bakışlarına alaycı gülümsemeleri eşlik ederdi. Anlamazlardı ne demek istediğini, Hakan da bunu hiç anlamazdı. Demek ki hiç durup bir saatin şarkısına kulak vermemişlerdi.

Başını öne arkaya sallayarak yineledi.

“Önce tik taklarını aldık saatlerin içlerinden. Sonra fırfır dönen pirinç düğmelerini ve kelebek kanatlarını. Yetmedi yuvarlacık ak pak gülen yüzlerinden tavukları da çıkarıp koyduk bir kenara.”

Salı akşamı buluştuklarında Orhan ve Lütfi’yle bu zaman ve saat meselesini enine boyuna tartışmaya karar verdi. 

Gözü karşı duvardaki tik taksız, kare ablak suratı en az çerçevesi kadar kara, Müjgan’ ın ev hediyesi zamane saatine kaydı. Ona kalsa paketten çıkarır çıkarmaz geri koyar, karısının sevgili çocukluk arkadaşına zahmetleri ve harcadığı onca para için teşekkür eder, kutuyu da doğruca kapının önüne bırakırdı. Ama ne mümkün… Gür kaşları yukarı kalktı, sol biraz daha fazlaca. Ağız köşeleri aşağı doğru sarktı hafifçe. Gövdesi öne arkaya salındı belli belirsiz. Onunki sakin bir hayretti.

“Vay be yukarı çıkalı nerdeyse iki saat olmuş…”

Eni boyu nerdeyse bir, tombul elinin kısa küt parmaklarını zamanı yoklar gibi gezdirdi yüzünde. Açık havada çalışmaktan iyice sertleşmiş, kayış gibi olmuş derisinden yüzünün her yerini, hatta tüm bedenini işgal etmek hırsıyla fışkıran halı fırçasından beter sakallarının yaşlandıkça seyreleceğini ümit ederek geçmişti gençliği. Parmaklarını hareket ettirdikçe yanağından yükselip kulağına ulaşan hışırtılara bakılacak olursa ümitlerinin suya düştüğü söylenebilirdi. Belli ki diken diken sakalları tik taksızlaştırılmış zamanın sesi olup Hakan’ın gönlünü almaya çalışıyordu. Saatler gibi pek ince hesap yapamasalar da kendilerince ölçüp biçiyorlar, ardından seslendiriyorlardı zamanı. ‘hışır hışır hışır, üç gündür tıraş olmuyorsun…’

Sıkıntıyla kalktı koltuktan. Terliklerini sürüyerek dolandı keli açılmaya başlamış, dede yadigarı sıkı düğümlü halının üzerinde. Duvarda asılı zamanın kara lekesiyle dik dik bakıştılar. Hakkında düşündüklerini anlamış olmalıydı. Hakan’a inat iyice yavaşlatmıştı akreple yelkovanını. Derinden, sanki duvarın içinden gelen boğuk karanlık bir sesin “al sana! Artık sessiz sedasız da akmıyor zaman!” dediğini duyar gibi oldu. Tüyleri ürperdi.

 

Salı akşamı işittiği bu ses hakkında da konuşmalıydı arkadaşlarıyla. Bir an durup düşündü, acaba şu son kısmı hiç karıştırmasa mı? Sonra ona deli gözüyle bakmasınlar? Peh, sanki içlerinde akıllı adam var mı ki? Nihayetinde bunlar da birbirleri ne camide buldular, ne de tekkede, hani derler ya dakkada.

Bekir Usta’nın yerine ilk gidişiydi. O gece de ahşap merdivenin her bir basmağının iniltisinde tuhaf bir çağrı işitmişti Hakan. Düşünmeksizin işittiği sesin peşine düşmüş, loş meyhanenin başları beyaz bağlı, ahşap bacaklarının yarısı kararmış, bir sofra tahtasından daha büyük olmayan onca boş masa varken o gidip köşedeki masada demlenen iki adamın yanına oturmuş. Mezesi peynir, çoban salata ve kavundan ibaret suskun rakı sofrasında Hakan’ın peşine elinde iki kadehle Bekir Usta da yerini almıştı. Hiçbiri konuşkan sayılmazdı. Hatta kimilerine göre konuşuyor bile sayılmazlardı. Sırrına eremedikleri bu masaya kulak kabartanlar yarısı yutulmuş üç beş kelimeden oluşan sekiz on cümleden fazlasını işitemezdi gece boyunca.

Cam tarafında duvar dibinde duran sandalye Orhan’ındır. Orhan’ın çocukken en büyük hayali matematik öğretmeni olup okuduğu lisede çalışmakmış. Çocukları ve matematiği o kadar çok severmiş. Gel gör ki okuyamamış parasızlıktan. Hesap kitaptan anlıyor diye babası onu bir muhasebecinin yanına koymuş. O günden sonra tek ümidi evlatlarına matematik öğretmenliği yapmakmış. Ta ki Allah ona parmaklarını saymaktan aciz bir eş ve analarının kopyası üç çocuk verene kadar. İşte en büyük derdi budur Orhan’ın; parmaklarını saymaktan aciz analarına çekmiş üç evladına matematik öğretememek. Bekir Usta’ya kalırsa Orhan’ın ne yerse yesin et tutmayan bedenini yiyip bitiren illetin özü işte bu matematik sevdasıdır. İnce uzun yüzünü sarartıp olur olmaz yerini çizgi çizgi çizen, yana taramaya çalıştığı ince telli kumral saçlarını tek tek eline veren de işte bu kara sevdadır.

Orhan’ın karşısı Lütfi’nin yeri. Düşünceleri gibi her biri ayrı tarafa dağılmış sarı saçlarının açık bıraktığı geniş alnı kırış kırıştır. Saçlarından daha asi kaşlarının altında kaybolup gider soluk mavi bakışları. Ufak tefek bedeni gecenin sonuna doğru serpilip irileşir sanki. “İçimdeki boşluğu doldurduğunuzdan” der Lütfi dik omuzları üzerinde dünyaya kafa tutan başıyla arkadaşlarını işaret ederek. Hiç evlenmediği, çoluğu çocuğu anası bacısı hısım akrabası olmadığından mıdır nedir bu boşluk meselesine hafiften takıktır Lütfi. Her salı laf döner dolaşır içimdeki boşluğa gelir. Başı önde, kadehiyle masanın üzerinde görünmez daireler çizerken ansızın durup başını kaldırıp tek tek gözlerinin içine bakar masadakilerin, bir şey aramış gibi. 

“Hep içimizde bir yerlerde bir boşluk var ve onunla yaşamaya çalışıyoruz, değil mi?” der aldığı derin soluğu ciğerlerinden bırakırken.

 

Bekir Usta Hakan’a, Hakan Bekir Usta’ya bakar susarlar. İkisi de Orhan’dan gelecek cevabı bekler.

“Benimki gibi yokluk olacağına içindeki, varsın boşluk olsun güzel kardeşim. Hiç var olmamışın geride bıraktığı boşluk bile olmaz…”

İşte o vakit beli doğrulur terzi Lütfi’nin, yitirebilmiş olmanın buruk sevinci bir yanar bir söner ufacık gözlerinde.

 

Karşısındaki duvardan kendisini izleyen zamanın kara yüzüyle göz göze gelmeden saati öğrenmeye çalıştı. En son baktığından bu yana yalnızca beş dakika geçmişti. Katran kadar akmayan bu pazar gününün akşam olacağı yoktu. Akşam olsa o da ayrı bir dert, baldızlara çay içmeye gidilecek. Sanki evde çay yok.

Bir şeyler kımıldadı içinde. Sol kaşı yine havaya kalktı. Hafifçe sola yukarıya doğru devrilen iri kahverengi gözlerinden belli belirsiz bir parıltı geçti.

Hadi” dedi içindeki şeytan “kalk Bekir Ustanın yerine gidiyoruz.”

“Ama bugün salı değil ki.”

Söyledikleri içinde yankıladı şeytanı alaycı, küçümser.

Ama bugün salı değil ki. Hıh, sünepe.”

Lütfi ve Orhan’la yıllardır hep salıları buluşurlardı. Aralarında sözleştiklerinden falan değil. Başlarda hep öyle denk düştü. Başka günler de buluşacak oldular birkaç kez. Gel gör ki Orhan’la Hakan’ın karısı bir olup burunlarından getirdi fitil fitil. Yok efendim o basık pis meyhaneden ne anlıyorlarmış, birbirlerini bütün gün kahvede orda burada gördükleri yetmiyormuymuş, karılarıyla evde iki çift laf etmezken nerden buluyorlarmış konuşacak o kadar şeyi, konuştukları da bir şey olsa bir karı kız, bir top bir de ne olacak bu memleketin hali falanmış, vıdı vıdı vıdı…

Hayır; nerden biliyorlar Bekir Usta’nın meyhanesinin pis basık olduğunu, bir kere kapıdan olsun başlarını uzatmışlıkları var mı acaba? Sonra ne konuştuklarını nasıl kestirebiliyorlar, hafiye tutup masalarına gizliden mikrofon mu yerleştirmişler? Hem öyle bile olsa nerden çıkıyor bu karı kız, top muhabbeti falan? Ne futboldan hazzeder üçü de, ne de film artistleri mankenler dahil bir dişinin adı geçer sofralarında, ekmek musaf çarpsın. Bekir Usta’nın tarla meselesi, Orhan’ın matematik sevdası, Hakan’ın memleket hasreti, bir de Lütfi’nin içindeki boşluk, hepsi bu. Ama anlat anlatabilirsen bunu kadın milletine. Hani yanılıp da karısına “içimde bir boşluk var” diyecek olsa Hakan alacağı cevaptan adı gibi emin.

“Bir de bu çıktı başımıza! Sen bana ‘içimi boşalttın kadın’ mı demek istiyorsun bakayım? Sen git, git de el alemin aşufteleriyle doldur içindeki boşluğu sarhoş masalarında. Allah’ım bu da mı gelecekti başıma!” Haykırarak ağlamalar, kapıları çarpıp kendini odalara kitlemeler, saç baş yolmalar…

Sebep? İçimdeki boşluk! Bırakın Allah aşkına, sanki yerden bir metre yükseklikte öylece duruyor erkeklerin içindeki tek boşluk.

Hakan’ın elmacık kemiklerinin üzerindeki iki para kadar sakalsız deri kızardı. Sinirden dili damağı birbirine yapıştı. Kalkıp camı açtı bir hışım. Burun kanatlarını şişire şişire çekti içine serin, çayır çimen kokusu yüklü bahar esintisini. Gövdesini çıkarabildiği kadar pencereden sarktı bahçeye doğru. Kapının önündeki arabasından seslendi bu kez şeytanı:

“Hadi be Hakan!”

“Tamam lan tamam. Gidiyoruz işte inceldiği yerden kopsun anasını satayım!”

Ama acele etmelilerdi. Karısının kahve günü ha bitti bitecektir. Yakalanmadan çıkmak gerek. Şeytanı Hakan’ı bu kez de arabanın içinde yankılamaya hazırlanıyordu ki fırsat vermedi.

“Hani bir tatsızlık olmasın.”

***

Kale’de, surların dibindeki düzlükten yukarıya doğru çıkan ilk sokağın köşe başındaki ayakta kalma savaşı veren, üç katlı, ahşap binada akşam hazırlığı telaşsız sürüyordu. Ortalık işine bakan iki çocuk masa örtülerini kontrol ediyor, lekelileri değiştiriyor, küçük vazolardaki çiçeklerin suyunu tazeliyordu. Osman, son kontrolleri yaptığı mutfaktan keyifli çıktı, beğendi tam istediği gibi olmuştu. Yıllardır Bekir Usta’nın yanındaydı, artık işlerin neredeyse tümünü o yürütüyordu. İri gövdesini kapının kirişine dayamış duran Bekir seslendi:

-          Osman, köşe masaya müşteri alma bu akşam.

-          Peki usta, misafirin mi gelecek? Hani bugün pazar ama?

Bekir, ‘kim bilir’ diye geçirdi içinden, omuz silkti. Nihavent bir çengele asılı kalmış ney sesi boşlukta  yankılanıyordu.

 Canan YÜKSEL

 

 

Özgeçmiş

1973 Ankara doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi baba memleketim olan Bilecik’in Pazaryeri ilçesinde okudum. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1990 güz yarıyılında başladığım tıp eğitimimi 1996’da tamamladım. 1996-2000 yılları arasında Ankara’da ve Sivas’ın Şarkışla ilçesinde pratisyen hekim olarak çalıştım. 2000-2005 yılları arasında Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD. da  uzmanlık eğitimi aldım. Uzman olduktan sonra bir yıl kadar aynı ana bilim dalında çalıştım. Ardından bir meslektaşımla birlikte kurduğum özel tanı merkezinde çalışmaya başladım. Halen aynı merkezde şirket müdürü ve patolog olarak çalışmaktayım.