Güvercinboynu *

Bu öykü Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında yapılan şiir ve öykü yarışmasında, öykü dalında 3.lük almıştır.

 

 

 

 

GÜVERCİNBOYNU

Bir lokma daha geçiyor İstanbul’un boğazından. İşkembeye gidecek; karanlıkta göz bebekleri gerçeğe erecek kadar büyüdüğünde, geçtiği boğaza lanet okuyacak. Az sonra İstanbul ağzına geri çağıracak onu. Evirecek, çevirecek.Tükürükleyip yumuşatacak, ezip yağını çıkaracak. Aptallaşacak lokma. Öyle ki, dişlerin arasından sızan güneşe aldanıp tükürüleceğini sanacak. Oysa İstanbul, tükürmeyi bilmeyen bir hayvan...  Gevişten sıkılınca yutacak onu ve pis bir bataklığa sürecek. Gök gurultusunu takiben asit yağmurları yağacak lokmanın başına. Eriyip; sıkışık, kokmuş bağırsaklardan süzülecek ve büzükten sıyrılıp “bok” olacak.

 

 

 

Osman ve Nurhayat

 

“Anaaam, essahtan kalabalıkmış.”

“Sevdin mi?

“Korkuyor insan... Suyun kenarındaki evler ne güzeldi…”

“Daha neler neler vardır kim bilir; gezeriz her yeri. Hele bir Feyzullah ağabeyi görelim.”

“İşkembe koktu,” diyor Nurhayat, “mis gibi!” Boğazından yumrular dökülüyor.

“Hadi gel.”

“Masraf etmeseydik… Önce adamı bulalım, sonra simit falan yeriz.”

“Gel işte! Bir tas çorba içer, öyle gideriz. Kaçmıyor ya…”

            Sıcacık işkembe dişte bir iki gezinip dili öpüyor, boğazı kavura kavura mideye iniyor. Sarımsağı, sirkesi, her şeyi tam… Gene de, Nurhayat iki çimdik pul biber yağdırıyor üzerine. Osman oldu olası hazzetmiyor acıdan. İkinci kâseyi istediklerini birbirilerine söyleyemeyince midelerini avuttuklarıyla kalkıyorlar.

 

Osman’ın avucundaki eprimiş kâğıtta, yılmış, terden dağılmış bir el yazısı: “Posta Caddesi, Arda Sokak, Numara:14, Bahçelievler.”

 

“Selamünaleyküm. Buraya nasıl gideriz?”

“85B’ye atlayın.”

“O ne ki?”

“Aha bak; otobüs!”

 

“Kardeş, burayı nasıl buluruz?

“Dolmuşa bineceksiniz. Camlıkahve yazanına.”

 

“Kaptan şuraya gidecektik biz.”

“Ohoo! Geçtik çoktan. İnip üç yüz metre geri yürüyün.”

 

“Hanım abla, memleketten yeni geldik de şu adre…”

“Hadi, gidin işinize! Bende size para kaptıracak göz var mı?”

 

“Kusura bakma kardeşim. Posta Caddesi nerede?

“İki yüz metre ilerde orası.”

 

“Hemşerim, az baksana şu adrese…”

“Pastaneden sola dönünce.”

 

“Buralarda bir pastane varmış.”

“Hastaneyi geçince.”

 

“Hastane var dedilerdi ama…”

“O geride kaldı.”

 

Şehrin sonradan olma sokaklarını adımlayıp, Feyzullah’ın tekstil atölyesini buluyorlar nihayet. Dükkânın gözleri kapalı… Karşıki bakkala soruyorlar. Kriz vurmuş. Dükkân ölmüş. Feyzullah, kredi borcundan hapse düşmüş.

 

“Akrabası mısınız?” diye soruyor şişgöbek bakkal.

“Asker arkadaşım. Geçen ay konuştuk, ‘Kızı kaçır gel, işin hazır,’ dediydi. Sonra aradım aradım açmadı. Numarası değişti herhâlde dedim. Atladık geldik. Belimiz doğrulana kadar onda kalacaktık…”

“Ne bilsin böyle olacağını. Top top kumaş girip çıkıyordu dükkâna. Ne oldum demeyeceksin bu devirde.”

“Evinin adresi var mı sende dayı?”

“Yok. Evine uğramayın boşuna. Karısı, çocuğu alıp babasının yanına gitti.”

“Tüh!”

“Tüh, ya… Kaçırdın mı şimdi sen bu kızı?”

“Evleneceğiz biz!”

“Ondan evvel gidin ananızdan babanızdan af dileyin. Ellerini öpün. Ne yapacaksınız koca şehirde! Nerelisiniz siz?”

“Giresun-Bulancak…”

“Hem de! Ulan, güzelim memleket bırakılır mı hiç? Biz yaptık bir hıyarlık zamanında, şimdiki aklım olsa Sivas’tan burnumu çıkarmazdım, burnumu! Atölyedeki işçilere üç beş sigara satıyordum her gün, şimdi ondan da olduk. Yakındır, ben de kilit vururum kapıya. Sonra ne olacak? Bir yaştan sonra cep delik cepken delik memlekete dönersen el güler adama. Dönün oğlum, vakit varken dönün memleketinize.”

“Olmaz artık. Dönersek ayırırlar bizi.”

            Osman ve Nurhayat başlarını öne eğip sessizce uzaklaşırlarken, bakkal beyaz bıyıklarını burarak artlarından bakıp, “Kömür gözlü, kar yüzlü güzelim kız, ne bulduysa bu oğlanda…” diye söyleniyor.

 

            Yollar virgül gibi kıvrılıp belirsizliğe eklemleniyor. Gün, demini alırken hava kuruyor; burunlar, ayaklar, kulaklar çivi kesiyor. Sırtlarla gözlerse nemli… Nurhayat’ın güvercinboynu atkısı boynunu dalıyor. Sevdiğinin elini bırakmamak için tek elle çözmeye çalışıyor. Osman’ı beklerken örmüştü onu, upuzun olmuştu. Kazaklar, patikler ve lifler örmüştü. Artan iplerden battaniye bile yapmıştı kare kare. Hepsi sandıkta kaldı. Bir, boynundaki işte… Çözüyor sonunda. Atkının püskülü; çürük bir portakalın leşini, bir çocuğun asfalta bıraktığı diz derisini ve tütünlü bir balgamı süpürüyor. Umursamıyor kız.  Başparmağı yitmiş el denli suskunlar. Osman, sıkı sıkıya tutuyor Nurhayat’ın elini. Bedenindeki olanca inancı eline akıtıyor. Yetmiyor.

“Dönelim!” diyor kız, gözleriyle kaldırım taşlarını süpürürken.

“Beni sevmiyor musun?”

“O nasıl soru?

“Bana güven; halledeceğim.”

“Ne yaparız burada? Ne yer, ne içeriz? Adam doğru söylüyor, gel dönüp babamla bir daha konuşalım. Bizi evermezse canıma kıyacağımı söylerim. Hı?”

“Dönersek yüzünü göstermezler bana, biliyorsun.”

 

            Osman, fındıktan bu yana işsiz. Üç yüz on yedi milyonu kalmış cebinde. Nurhayat’ınsa iki bileziği... Otel arıyorlar. “Evli misiniz?” diyor otel. Bir başkası hiçbir şey sormuyor. Merdivenlerindeki parfüm kadınlar, Osman’a kaş göz ediyorlar. Nurhayat, kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkarıyor oğlanı. Sinirden, kaldırıma havan gibi iniyor topukları.  Kıskanılmanın keyfini çıkaran Osman’ın geriden geldiğini sezince, ayağı burkulmuş gibi yapıp takıyor sevdiğini koluna. Usul usul gecenin dibine akıyorlar.

 

Maskeler yüzsüzce parsellemiş geceyi. Nefessiz bahçenin ürkünç canlılarını ilk kez gördüklerinden olsa gerek, Osman ve Nurhayat’ın elleri birbirine düğümleniyor… Öksürür gibi eğilmiş tıknefes ışıklar gölge kusuyor. Gölgeler maskelerden kirli, yüzlerden çok. Ender görülen bu iki çiğ yüz de onlarda endişe ve merak uyandırmış. Karşılıklı bir korku, karşılıklı bir acıma. İğrenme ya da imrenme…

 

Gecenin kanserine yenilmeden, aydınlık ve sıcak bir yer buluyorlar çok şükür:“Hayat Motel” sakin gözüküyor. Geceliği otuz beş milyon… Nikâh şart değil.

“Osman, sen yerde yatacaksın, ona göre!”

Üç gün, beş gün burada idare ediyorlar. Ya sonra? Dere suyu, denizin üstünde kaç tatlı adım atabilir ki?

 

“Üzülme, çiçeğim. Kökü sende, gene uzar. Şu zor zamanları atlatalım da…”

“İnşallah. İnşallah anlaşılmaz,” diyor Nurhayat. Zaman kadar uzun saçları an gibi kısalıveriyor. Boynu ve omuzları ilk kez bu denli üşüyor.

 

İşkembe ve Ağız

 

 “Selamünaleyküm ağabey!”

“Aleykümselâm.”

“Ağabey, siz Giresunluymuşsunuz…”

“Yapma yav! Kim diyor?”

“Aha şu karşıdaki kardeş…”

“Dursun Reiiiis! Sizin oralardanmış bunlar,” diyor karşıki odanın kapısındaki genç adam.

Dursun kızıp kapıyı örtecek oluyor:

“Yer yok, burada!”

Osman, eliyle durduruyor:

“Etme, ağabey! Bulancaklıyız biz de!”

Dursun,

“Kimlerdensiniz ulan?” diye soruyor.

“Sırgancılardan…”

“Sarı Tarık’ın nesisin sen?”

“Dayım olur…”

“Vaaay! Otuz yıl olmuştur Sarı’yı görmeyeli; İncüvez’de az tirsi tutmadık beraber. O mu yolladı yoksa sizi? Nasıl, iyi mi?”

“Yok, ağabey. Sizlere ömür…”

“Ne diyorsun!”

“Kamyon ezdi. Üç yıl oluyor.”

“Vah, vah, vah… Allah taksiratını affetsin!”

“Âmin! Sağ olasın.”

“Üzüldüm şimdi, çok üzüldüm hem de. Ufak bacısının oğlu musun?”

“Bir büyüğün, ağabey...”

“Baban?”

“Suat. Annemin amcaoğludur. Onu da bilirsin belki…”

“Yok, çıkaramadım… Senin adın ne?”

“Osman.”

“Bu delikanlı, konuşmaz mı?”

“Hayati, kardeşim. Ufakken, arı soktu dilini.”

“Valla mı lan? Maytap geçemeyin benimle!”

“Estağfurullah.”

“Amma da parlak bir şeymiş. Ben de Dursun,  Çopurların Dursun. Geçin bakalım!”

 

Ağlayarak açılan ağız, koridordaki kesif sidiği bastıran çürük tahta kokusuyla karşılıyor onları.  Kabuklu göğsüne çakılmış çivilere dolanan sarı-mavi bir çamaşır ipi, odayı dört dönüyor. İpe serili pantolonlar, gömlekler, ceketler her dem nemli. Acılı aşk şarkılarının vazgeçilmez şarkıcısı uzun etekli kırmızı bir elbisenin içinde zoraki bir gülümseyişle poz vermiş, odanın tahtalarla kapatılmamış tek camının karşısında. Yüzü çillenmiş. Kâğıttaki yırtık -itinayla bantlanmış olsa da kendini belli ediyor-, eteğin yırtmacı gibi görünüyor. Karşısına kim geçerse onu işaret eden posterin ojesinin soyulduğunu Nurhayat’tan gayrı kimseler fark etmemiş bunca bakıştır. Kırıklardan gözü dönmüş mavi bir aynanın kenarına kaleden çekilmiş bir Giresun iliştirilmiş. Sağında solunda Orhan Baba… Karnında gri bulutlar, sırtında çıplak kadınlar metfun ranzalar, orta yere kurulmuş kızgın demirden ürkmüş olacaklar ki odanın bir köşesine yığılmışlar. Son nefesini aylar evvel veren küçük tüpün yanında, bağrı yanık bir saz dikeliyor.

 

Yetmiş beşe elli cam; kızgın demir, dumanlı boğazını içeri çekene dek açılmayacak. Camdaki ince kırıktan sıcağa koşan hamamböceklerine göz diken cılız bir örümcek, gölgesi odayı dantel gibi örtecek bir ağ örüyor.

 

Yüksek tavandan sarkan yağlı lamba, yakınlarda yıkılan bir binanın enkazından çıkarılıp yakılan tahtaların sıcağından bunalmış, bir o yana bir bu yana kaçıyor. Yanındaki çengel, kristal avizeler taşıdığı şaşaalı günlerinden çok uzak, paslı bir atalete kapılmış.

 

Dursun

 

            Karadeniz’de istavritler hamsi kadar küçülmezden evvel balıkçılık yaparmış, Dursun. Denizin, içine buz atıp rengini bozan kışa öfke kustuğu bir öğleden sonraya değin sürmüş bu.  Köpüklü ağza girmesiyle kayalara tükürülmesi bir olmuş adamın. Dalganın niyetini çakınca atlamış suya da zor kurtarmış canını. Sen misin takasını vuran, yüzüne bakmamış denizin bir daha. Su ekmeğini yutunca, ne yapsın, taşta toprakta altın aramış o da.

 

Ne cebi dolmuş İstanbul’da, ne de karnı… Saçları seyrelmiş, yanakları incelmiş, damarları tıkanmış, umutları körelmiş... Tekçe çenesindeki bezeye yaramış büyük şehir: Geldiğinde bulgurken, koca bir cevize evrilmiş şimdi.

 

“Kalkın la! Misafirimiz var! Çok eski arkadaşımın, kardeşimin, bacısının oğulları… Bu benim oğlan Muzaffer. Gel ulan, ağabeylerinle tanış. Ranzada zıbaran da Ökkeş; Keşaplı. Şu da…”

“Eyüp ben. Hoş geldiniz hemşerim,” deyip elini uzatan adamı, sanki birine benzetecek Osman.

“Sağ ol Eyüp kardeş, hoş gördük.”

Eyüp, yerde oturup eski bir dergiyi karıştıran kumral genci dürtüp,

“Bu benim birader. Aklı kıttır az. Lan Yasin, bak memleketten gelmişler,” diyor.

Yasin, başını kaldırmadan şöyle bir bakıp silik bir tebessümden sonra kâğıtların renkli dünyasına dönüyor.

“Siz Giresun’un neresinden?” diye soruyor, Osman.

“Tirebolu,” diyor Eyüp.

Dursun yeniden lafa karışıyor:

“Bunlar da Osman’lan… Neydi bu tüysüzün adı?” Dursun, omzuna dokunacak olunca Nurhayat geri çekiliyor.

“Hayati,” diyor Osman. En korktuğu şey kızın yeni ismine alışamamaktı ama iyi gidiyor.

“Hah. Hayati? Gocunmuyorsun değil mi; takılırım ben öyle. Amcanız sayılırım, olacak o kadar.”

Ökkeş, uyur numarasını bırakıyor:

“Bunlar kalacak mı Reis? Benim amcaoğulları gelince ne yapacağız?”

Dursun köpürüyor:

“Lan it, önce bir hoşla misafiri. Babanın hatırı olmayacaktı ki…”

Ökkeş,

“Kızma Dursun Reis. Selamünaleyküm, birader. Harbi tüysüzmüş lan bu!” deyip gevrek gevrek gülüyor.

Osman, Nurhayat’ın sulanan gözlerini görünce “Kardeş, üzerine varmayın fazla. Konuşamayınca işte… Sıkıntı yapar içinde,” diyor.

Ökkeş, sıska bedenini ranzadan sarkıtıp,

“Ohooo, amma hanım evladı çıktınız ha. İki lafın belini kıramayacaksak…” diye tıslıyor.

“Kes ulan, cıvıma!” diyor Dursun. Sonra Osman’a dönüyor, “Demek bizim Sarı, tahtalıyı boyladı ha…”

Osman, hiç ummadığı bir vesileyle odanın lideriyle yakınlık kurmaktan memnun görünüyor. Dayısından söz ederken sesini tutkallı bir acıya bandırıp temeli sağlamlaştırıyor:

“Sorma ağabey; çoluk çocuk, perişan oldular.”

“Kaç taneydi?”

“Üç. İkisi kız, evlenip kurtardı onlar kendilerini. Kahraman da lisede, küçük ablasıyla kalıyor.”

“Maşallah, maşallah,” diyor Dursun, “bak Osman, ben lafı orospu gibi kıvırtmayı bilmem. Siz niye geldiniz? Ne yapacaksınız, de bakalım.”

“Şimdi Dursun…” Duraksıyor.

“Reis, de, reis,” diyor Dursun böbürlenerek.

“Reis, babam kansere tutuldu, dört sene oluyor, bağı bahçeyi satıp savdık hastalığın peşinde. Tam iyileşti derken, üçüncü güne çıkamadı …”

“Vah, vah, vah…”

“Başınız sağ olsun hemşerim,” diyor Eyüp. Misafirlere en içten davranan o.

“Sizler sağ olun... Anamız felçli, ağabeyimizin yanında duruyor. Ağabeyimiz postacı, kendi boğazına anca yetiyor kazandığı… Askerden sonra, iş bulamadım ben. Hayati desen, malum... Geçen hafta düştük yollara.”

Dursun,

“Ne oldu dediydin bunun diline?” diye lafa giriyor tekrar.

“Arı soktu. Beş yaşındaydı. Anamı çağırıyor, sakız parası isteyecek, ağzını açınca… Arıyı göreceksin, eşek arısından da büyük, acayip bir şey.”

“At arısıdır o!” deyip sarı sarı sırtarıyor Ökkeş, bir eli her zamanki gibi bacak arasını kurcalarken…

Dursun gürlüyor:

“Lan oğlum, lan oğlum! Seni adam edemeden öleceğim ya….”

“Allah esirgesin Reis, sen anamız babamızsın bizim.”

“Lan eşşoğlu, anan babansam lafımı dinle azcık,” deyip Osman’a dönüyor: “Siz düzgün çocuklara benziyorsunuz, bunun gibi değilsiniz. Adamı görür görmez anlarım ben… Ama neye güvenip geldiniz buralara? Bir sanatınız var mı? Benim gibi hamallık mı tutacaksın yokuş dibinde?”

Osman,

“Bir ağabeyim vardı, askerden. Kumaş işinde, kendi dükkânını açmış. İş verecekti bize. Onun yanına diye şey etmiştik biz aslında. Meğer mahpusa düşmüş,” diyor yüzünü dökerek.

“Sebep?”

“Bankaya borcu mu varmış ne...”

“Ulan memleketin amına koydular! Yok muydu başka akraba, tanış falan?”

“Yok… Olsaydı keşke.”

“Cascavlak kaldınız yani…”

“Oteldeyiz günlerdir. Az biraz birikmişimiz vardı, çoğu oraya gitti.”

Ökkeş,

“Vallahi birader, bu oda dolu… Başka kapıya, senin anlayacağın!” diye dayılanıyor.

Eyüp kötü kötü Ökkeş’e bakıp bir elini Osman’ın omzuna koyuyor:

“Kardeş, kusuruna bakma sen bunun…” Nurhayat’ın da en çok ona kanı ısınıyor. Eyüp, Reis’e dönüp Ökkeş’in amcaoğullarının ne zaman geleceğini soruyor. Reis de Ökkeş’e…

 

“Ne zamandı ulan? Onlar da senin gibi haytaysa hiç gelmesinler!”

Ökkeş omuzlarını geriye çekip,

“Ayıp ettin Reis, bir ay’a buradalar,” diyor.

“Duydun Osman, bir ay… Sonra başka bir yer bakacaksınız artık. Bu hamsi kafa, söz vermiş çocuklara bana sormadan. Söz namustur. Dönmek olmaz.”

“Allah razı olsun, Reis!” deyip adamın eline sarılıyor Osman.

“Olsun tabii, olsun da… Gâvurun kestiğini konuşalım evvela: kira 450. Suyu, cereyanı içinde. Beşe bölüyorduk, şimdi siz gelince… Lan oğlum, ortaya kadar boşuna mı okuttuk seni, yapsan ya hesabı!

Muzaffer, gözlerini parmaklarında telaşla gezdirip,

“60 falan. Tam pay edilmiyor, baba,” diyor.

“Aferin lan! Altmış fala… Kaç ulan?”

“65 gibi bir şey.”

“Hah! Yemeği akşam bir kazandan yeriz. Herkes önden parasını çıkar. Yetecek mi paranız?”

“Yeter, yeter de…” Lafın ardını getiremiyor, Osman. Neyse ki Dursun hâlden anlıyor:

“İş diyeceksin...”

“Ne iş olursa yaparım ben. Hayati zayıftır ama. Ona böyle çaycılık, garsonluk falan…”

“Dur bakalım, kim kaybetmiş de siz bulacaksınız çay işini. Zor. Bir tesadüftür, Allah size beni buldurdu. Yoksa zordu işiniz. Sarı’nın yeğenlerine sahip çıkmak boynumun borcu. (Ökkeş’e bakıyor.) Kimlerle uğraşmadım ki… Merak etmeyin, bakacağız bir hâl çaresine artık.”

 

            Osman, Sarı’yı andırıyor: saçları onunkiler gibi kıvırcık, omuzları genişçe, gözleri kıvılcımlı. Ama Hayati’yi gözü tutmuyor, Dursun’un. “Götü yere yakın olandan korkacaksın,” derdi ninesi. Bunun hem götü yere yakın, hem de dili kısır. Necip’in kahvedeki oğlan iki haftaya askere gidecekti, onun yerine sokar Hayati’yi. Bir nane beceremez gibi duruyor ya… İnsan az biraz ağabeyine çekmez mi? Osman çakı gibi delikanlı, teneke toplamaya çıkar Eyüpgille. Kiranın bölündüğü iyi oldu aslında. Hanıma fazladan para gönderir bu ay. Oğlanı da alıp kimseye haber vermeden bir haftalığına memlekete kaçmak da içinden geçmiyor değil hani. Hanımın kokusu burnunda tütüyor; ekimde görmüştü en son. Ekim nere, mart nere… Kız da büyüdü iyice. Sağa sola bulaşmadan, hayırlı bir kısmet bulup evermek gerek. Oğlanı yanına aldı beri aklı onlarda zaten. Kadın başlarına…

“İstanbul, ah İstanbul! “

 

Eyüp ve Yasin

 

            Gırtlağını Orhan Baba’dan alan Eyüp, saçları da üç ayda bir onunkine boyuyor. Eh, az çok saz tıngırdatmayı da beceriyor. Çocuklar “Orhan Baba, Orhan Baba” diye peşine takıldı mı, değmeyin keyfine! Yasin’le teneke topluyorlar. Yasin’in kolu bacağı, Eyüp’ün iki dudağı… “Otur, Yasin!” Oturuyor. “Ye, Yasin!” Yiyor. Başka da kimseleri takmıyor. İnadı tutmaya görsün hele, o zaman Eyüp bile dizginleyemiyor onu. Gözünde çöpte bulduğu gözlük, dilinde ağabeyinden duyduğu üç sözcük: “Batsın bu dünya!”

Eyüp,

“Eee, hemşerim. Anlat bakalım, bizim hanı nereden buldunuz?” diye soruyor Osman’a. Osman cevabı günler evvelinden hazırlamıştı neyse ki:

“Parkta oturuyoruz, caminin oradaki parkta, güvercinleri seyrediyoruz Düşünüyoruz tabii bir yandan. Otelde daha fazla kalamayacağız, parkta yatacak hâlimiz de yok. Ne yapalım, ne edelim derken, ben dedim ‘Kapı kapı dolaşıp, iş isteyeceğiz. Memlekete dönecek değiliz!’ Kalktık, geziniyoruz. “İş” diyoruz, “İngilizcen var mı?”diyorlar…”

“Ne işi bu?”

“Çay, çay… Lazcam var dedim, çayın dilinden anlarım.”

“Lazca mı?”

“He, bizim kocakarı Fındıklılı, o öğrettiydi az biraz. Onu dilden saymıyorlarmış ama. Kendi memleketimizde elin gâvurcasını konuşacakmışız. Madem gelmişler, onlar bizim dilimizi öğrensin. Yanlış mı?

“Haklısın tabii, haklısın…”

“Gezerken midemiz yapıştı. Döner bulduk ucuzundan. Usta da Ordulu çıkmasın mı; kan çekti besbelli. O söyledi, böyle böyle odalar var diye… Sonrası malum.  Siz anlatın az da, ne kadardır buradasınız?”

“Temmuz çıktı mı on yıl... Geçen yıl evlendim. Oğlum oldu yeni.”

“Allah bahtını açık etsin.”

“Âmin, hemşerim. Göreceksin, aynı ben… Bir saçlı ki yeni doğmuş demezsin. Kucağıma aldım, tepikleyip duruyor. Hami koydum adını. Topçu olacak inşallah!”

“İnşallah. Ben de üç sene Giresun’un altyapısında koşturdum.”

“Deme! Niye bıraktın?”

“Sakatlandık, kısmetsizlik. Şaka maka, Trabzon istiyordu beni o ara.”

“Vaayy! Doğru diyorsun hemşerim, her şey kısmet. Allah ne yazdıysa o olur. Görüyorsun işte; biraderinin dili, benimkisinin aklı... hepsi Allahın işi. Gene şükretmeli…”

“Şükür tabii. Elleri ayakları tutmayaydı ne yapardık? Yasin kardeşle bir mi geldiniz?”

“Onu da benim düğünden sonra aldım yanıma. Oğlanın aklı kıt, hanımla yalnız bırakmak olmaz. Anamız da iyiden iyiye kocadı biliyon mu, bakamıyor artık. Yasin’in burada eli ekmek de tutmaya başladı, çok şükür.”

Ökkeş,

“Lan Eyüp, patlat İbo’dan bir şeyler de neşemizi bulalım,” diyerek bıçak gibi kesiyor sözü. Odanın yeni sakinlerini pek sevmedi gibi. Başka zaman olsa Eyüp saz çalmasın diye etmediğini bırakmazdı.

“Dur şimdi, turp sıkma muhabbete!”  diye tersleniyor Eyüp.

Ökkeş altta kalmıyor:

“Söylemezsen söyleme lan! Nimetten saymaya başladı kendini düdük… Ben söylerim anasını satayım.

            Dam üstünde un eler

            Dam üstünde un eler

            Tombul tombul memeler…”

 

Ökkeş

 

            Gözlerinde atlar tepişiyor sanki. Karadeniz’ın hırçın dalgalarına, abus göğüne bakmış anası, ona hamileyken. Ve kapkara bir oğlan doğurmuş. Ökkeş, yedi aylıkmış konuşmuş, onuncu ayında da koşmuş. Yaşını, henüz tek elinin parmaklarıyla gösterirken, bir gün erik ağacına tırmanıyor.  Erikler de mor güzeli, bal damlıyor karınlarından. En heybetlisi, ağacın parmağında ametist gibi parıldıyor. Uzanıyor Ökkeş, biraz daha, sol ayağı budaktan kaymasa alacak eriği. Bu sefer ağaç, sulu insan etinin tadına bakıyor; sivri tırnağıyla oğlanın şakağından ekşi bir sıyırık alıyor. Ökkeş öyle bir bağırıyor ki, anası korkudan reçel kazanını deviriyor. Yüreğini elinde yetiyor kadın. Bakıyor, afacanın kolu bacağı yerinde, eteğinin ucuyla koparıp bir ısırgan, basıyor Ökkeş’in kıçına. Kıçtaki kabarcıklar iki güne geçiyor ya eriğin tırnağı kalıyor şakakta. İzi soranlara, âdeta bir kesik destanı anlatır Ökkeş: Anasının çilli horozunu çalmaya kalkışan kartalla tutuştuğu kanlı cenk sırasında kartalın hançerli pençesi kesmiş yüzünü… Her şeyi öyle bir saykallar ki gerçek olmadığını bilseniz de bir yarınızı ona inanmış bulursunuz. Tüm bu hayal gücüne ve erken öğrenme yetisine karşın, okulla başı hoş olmamış bir türlü. Dördüncü sınıftaki üçüncü senesinde okulu bırakıp babasının kahvehanesinde çalışmaya başlamış. İlk zamanlar iyiymiş; paspas atıyor, sandalyeleri indirip bindiriyor, okey taşlarını dizip istekaları topluyor, tost basıyor, daha ilk denemede çayları dökmeden tepsiyi taşımayı kıvırıyor... Ne olduysa on dördünde olmuş. Ökkeş kahvenin camını silerken, liseli bir kız, eteği bir karış, kıvıra kıvıra bitiriyor sokağı. Zifiri saçlarını çözüp pembe lastiğini dolgun dudaklarına kıstırıyor, saçlarını evvela kulaklarının ardına atıp sonra geride kuyruk yapıyor. Tek eliyle kuyruğu kavrayıp, ağzından aldığı ıslak tokayla tutturuyor. “Türkan Şoray’ın gençliği gibiydi, yeminle!” Kızın peşine takılıyor Ökkeş. Allem edip kallem edip bir öpücük bile alıyor daha o gün. Ancak kız, ara sıra kahveye uğrayan bir müşterinin kızı çıkmasın mı? Adam, Ökkeş’in kızı nasıl da yediğini gelen geçene allı pullu cümlelerle anlattığını işitiyor. Yıkılıyor kahve! Oğlanı gebertecek adam… Babası, iş daha fazla büyümesin diye Ökkeş’i İstanbul’a, hısımı Dursun’un yanına yollayalı beş güz oluyor.

 

            Dursun’la halde kasa indirip bindiriyorlar. Ökkeş daha bir çelimsiz o zamanlar. Yarım yevmiyeyi zor kazanıyor... Hali bırakıp pazarda küfeyle işe çıkıyor o da. Kadınların eli bol… Yaşına başına bakmadan, Dürdane diye tek çocuklu bir dula abayı yakıyor bizimki, rahat durur mu hiç... Kadının büklüm büklüm saçlarının arasındaki dolgun gerdanına, eteğinin altından kenarı uç vermiş donuna iç akıtıyor ya yüz bulamıyor tabii... Rakının su olduğu bir gece dayanıyor kadının kapısına. Polis, karakol, gürültü kıyamet… Dursun, hevesini alır da durulur düşüncesiyle tutup mektebe götürüyor bunu. Paraya kıyıp en sarışın, en genç ve en gür memelisini tutuyor. Sonunun böyle olacağını bilse…

 

“Memeler, memeler… Ulan iki haftadır etek sıyırmadım be! Reis ya, üç beş kâğıt atsan da…”

“Siktir lan oradan. Orospulara para akıtasın diye mi rıza minnet soktuk seni düğmeciye? Tövbe, akşam akşam günaha sokma adamı…”

“Muzo! Boruya su yürüdü mü lan? Seni de mektebe yazdıralım artık. Değil mi Reis? Hadi be, bak oğlun milli olacak!”

“Baba ya…” diyor Muzaffer kırmızı kırmızı. En çok yanakları utanmış…

Dursun,

“Kime konuştum ben onca? İşine gelmeyince duyma sen. Askere bir git de bak ne yapıyorlar seni orada! Ahlaksız herif, ahlaksız!” diyor Ökkeş’e.

“Sen sıkma canını reis, orda da yolumu bulurum ben. Her türlü… Hem, ‘Ahlaksız,’ diyorsun da elimden tutup karıya götüren kimdi? Allah senden razı olsun, o neydi be… Balon gibiydi karının memeler, şerefsizim. Alev alev, uçan balon… Dinle Muzo, dinle!”

 

Muzaffer

 

Bir dağ düşünün, yüreğine tünel kazılmış... Ardına sarp kayalar mı yoksa denizler mi gizlediğini anlamanın yolu, karanlıktan korkmadan sabırla ilerlemekten geçiyor. Oysa kimse, Muzaffer’in köpüklü bir bataklığı andıran yüzünde,  çölsü bağrında ya da kurumaya yüz tutmuş dilinde bir çiçeğin açabileceğine ihtimal vermediğinden, adım atmıyor tünele. Gözünün telvesindeki yıldızları gören olmuyor. “Bu çocuktan adam olmaz,” demişler, “Madem okumuyor, alalım okuldan,” deyip kestirivermişler… Komi yapmışlar Muzaffer’i. Ne beline bordo önlük yakışmış, ne de börek bıçağı eline…

 

Haftalığını alır almaz babasına veriyor. Bir çikolata parası bile koparmıyor içinden. Memlekete gidiyor paranın çoğu. Kimi gün kazanda tüten mercimek, kimi gün ekmeğin yanına kırılan soğan oluyor.

 

Tüm bu yoklukta; lokantaya gelen bir işçinin cebinden atlayan on milyon lirayı, adama geri vermek için üç ay saklayacak kadar da gözü tok. İşçiyi tekrar göremeyince, utana sıkıla handaki işportacılardan içine geyik yavrusu sığınmış minicik bir kar küresi alıyor. Sır gibi saklıyor küreyi. Odayı karanlık bastığında çıkarıp kar yağdırıyor, ay gibi tutuyor avucunda, kar altında yapayalnız bekleyen bahtsız geyiğin gözlerindeki umutlu güzelliğe şaşıyor her baktığında.

 

Mide

 

Çarşaf yüzlü kadının biri, elindeki pelüş terliği sallayarak bağırıyor: “Çekilin bakayım oradan, köpek gibi eşeleyip dağıtıyorsunuz çöpleri! Apartmanın önü leş gibi kokuyor sonra... Başka yere gidin, hadi bakayım!”

 

“Ne o Osman, zorunuza mı gitti?” diyor Eyüp, çaçaron kadına aldırmadan.

“Köpek dedi bize…” Ruhunun omurları çözülmüş sanki. Nurhayat’ınsa gözleri bulutlanmış.

 “Alışırsınız, alışırsınız… Köpekliğe de alışırsınız. İki üç gün daha bizimle gezin hele…”

“Abi, ayakkabı buldum, hem de mavi. Ayakkabı buldum abi” diye atılıyor Yasin. Nehirden yakaladığı bir balığı tutar gibi sımsıkı tutuyor avucunda. 

“Oğlum, uymaz o sana!”

“Alsam olmaz mı? Alayım mı?”

“İyi, haydi, at arabaya!”

“Arabada olmaz, arabada olmaz...”  deyip ceplerine sokuşturuyor otuz beş numara çocuk pabuçlarını.

Eyüp, Osman ve Nurhayat’a işin inceliklerini anlatıyor:

“Sadece teneke aramasın gözünüz. Altın bile çıkar çöpten, yeter ki bakmasını bil!”

            Sağ elinin dört parmağı, sağlığında deri koltuklarda oturup pahalı mamalar yediği aşikâr bir kedinin kurtlu karnına girince oracıkta kusuyor Nurhayat. Çöp karıştırmasın diye arabayı veriyorlar eline bu kez, onu da çekecek gücü yok.

“Böyle olmaz, Osman,” diyor Eyüp, “sen bunu bir daha alma yanına.”

“Ya ne yapayım?”

“Reis bu ara fazladan iş tutuyor, memlekete gidecek herhâlde. Yemeği yetiştiremiyor. Buna yemek pişirmeyi öğretsin, zaten kıracağı iki yumurta… Odanın işini görür,  yapabileceği bir iş bulunana kadar… Olur mu, Hayati?”

            Nurhayat tüpün başında pilav pişiriyor. Dursun’un dediği gibi bire iki değil, bire bir buçuk katıyor suyu. Balık gibi diri diri parlıyor pirinçler. Yanına da kuru fasulye kaynıyor sobada. Alıyor eline bezi kız, duldalarına kadar siliyor her yeri. Günah diye örümcek ağına dokunmuyor tekçe. Aynanın kırıklarına sıkışan, ranzaların altına kümelenen, tahtaların koynuna kaçan tozları bile temizliyor. Sonra kaşığın ucuna üfleyip tadına bakıyor kurunun… “Mis, mis!” Biraz tuz kaçırıyor içine; şüphe çekmemek gerek…

Akşamleyin kazanın başına toplandıklarında ilk ekmeği Dursun banıyor içine:

“Eline sağlık tüysüz oğlan! Tuzu çok ama güzel olmuş gene de.”

Nurhayat,

“Afiyet olsun,” diyecek oluyor, son anda yakalıyor dilini.

Ökkeş sağ yanağındaki lokmayı zevkle ezerken,

“Karı doğacakmış bu, ters olmuş,” diyor.

Osman,

“Erkeğin hasıdır benim kardeşim, istese seni bile doğurtur, değil mi lan Hayati?” deyip sertçe bir şaplak atıyor kızın sırtına. Neye uğradığını şaşırıyor Nurhayat; ağzında lapalanan pirinçler fırlayıp Ökkeş’in isli yüzüne yapışıyor. Böylesine bir kahkaha, daha evvel yankılanmadı odada.

 

            Bir hafta geçiyor ama kıza iş bulunamıyor. Kimse şikâyetçi değil aslında durumdan. Odanın kokusu bile değişmiş Nurhayat’tan sonra. Sabah herkesten önce kalkıyor. Ekmeği, zeytini hazırlıyor. Çayı demliyor. Osman’ı yol ediyor, sonra yine temizlik… Akşama doğru yakacak bir şey bulursa sobayı tutuşluyor. Yemek pişiriyor… Evi belliyor odayı. Osman her gece yatılı misafir getiriyor eve, ama olsun; baş başa kalacakları günler de gelecek.

            Geceleri ağlıyor kimi zaman. Kolay mı her şeyi susmak? Kızın gözünden yaş yağınca ranzanın altından filizleniveriyor Osman’ın eli. Muzaffer görüyor her şeyi. Nurhayat da onun küresini görüyor ama. Keşke Muzaffer karanlığa hıçkırdığında, babası da onun elini tutsa…

 

Dalıyorlar… Günün en gerçek vaktidir gece, o da uykuda geçiyor.

 

 

Bağırsak

 

            Gün doğmuş fakat kelebek ömürlü ekmekler, sıcak nefesleriyle fırıncı camını hâlen buğulandırmamışsa bilin ki günlerden pazardır. Küçükpazar, öğlene doğru açacaktır gözlerini… Sonra kimi banyo yapacak, kimi çamaşır yıkayacak. Kimi birkaç paket tuzlu çekirdek çitleyip dilini yakacak. Kimi bir haftadır görmediği yavuklusunun saçını koklayacak. Kimi yataktan hiç çıkmıyor bu pazar. Kimi kambur sokaklarda turlayacak. Kimi kahvede taş şakırdatacak. Kimi para biriktirmiş, Beyoğlu Rüya’da üç film birden izleyecek. Kimi Zürafa’da kasap vitrinine bakıp yalanacak. Kimi camide. Kimi, enseden aldıracak biraz. Kimi, balık ekmekle martı döner arasında kalacak. Kimi bavulunu geceden toplamış, aylar sonra memleketine gidiyor.

Eyüp,

“Erken değil mi Reis? Daha var otobüse,” diyor.

“Yengenize bir entari alayım diyorum. Kıza da incik boncuk bir şeyler bakacağız artık… Haydi, Allah’a emanet olun.”

Bir ağızdan,

“Allah yolunuzu açık etsin, Reis,” diyorlar.

Ökkeş arkadan başını çıkarıp

“Lan Muzo, benim için de pancar çorbası iç!” diyor.

Dursun kaşlarını çatıyor:

“Ökkeş… Ben yokken azıtmak yok!”

“Ayıpsın, Reis. Babamlara selam.”

“Baş üstüne.”

Dursun tek tek tokalaşıyor hepsiyle:

“Eyüp, Osman, Hayati… Yasin… Haydi eyvallah.”

“Selametle…”

Ökkeş bağırıyor:

“Muzo, mısır ekmeği getir lan bize!”

 

 

            Ökkeş, Dursunlardan hemen sonra kahveye diye çıkıyor.  Eyüp ve Yasin hamama gidecekler. Osmanları da çağırıyorlar.

“Biz Hayati’yle dolanacağız biraz. Siz gidin,” diyor Osman.

“İki saate gider geliriz. Sonra gezersiniz…”

 

            Bozuk et gibi kokuyor, Osman. Hanın bar bağlamış banyosunu -helâdan bozma bir izbelik- midesi kaldırmıyor. Hem kabloyu fişe tak, ucunu kovadaki suya sok, ısınacak diye bekle… Yerden sıçrayan atmıklı su da cabası! En iyisi hamama gitmek de… Nurhayat ne olacak?

            Karnı ağrıyor sabah beri. Âdet görecek belli ki… Osman’ın yanında kadın bağı alacak hâli yok ya. Osman Eyüplerle giderse… herkes dönesiye kadar halleder işlerini. İtiyor Osman’ı ortaya. Eliyle kışkış yapıyor. Aval aval bakıyor, Osman.

“Sen de gelsene Hayati. Korkmayın lan, ucuz hamam,” diyor Eyüp.

            Kız, omuz silkiyor. Osman anlamaz bakınca “Git, gel. Öyle gezeriz,” manasında elini kolunu sallıyor. Osman’ın içi pek rahat değil… Nurhayat’a güzel kokmak için gidiyor gene de. Eyüpler önden çıkıyor. Osman kapıyı kapatırken dilsiz bir öpücük yolluyor kıza. Kıkırdıyor kız, kapıyı peşlerinden kilitliyor. Anahtarı cebine atıp, ceketini kapının koluna asıyor.  Çayın suyu hâlâ sıcak sayılır… Önce temizlenip çamaşırlarını değiştirecek kız, sonra da kimselere görünmeden kadın bağı alacak bir yer bulacak. Göğsünü gizlemek için sardığı tülbent, derisine kaynaşmış neredeyse. Kirlilerini katlayıp bavulunun dibine saklıyor. Çiçek kokulu son çamaşırlarını ranzanın kenarına bırakıyor. Isladığı bezi, kuytu kulak arkalarına, güllü ensesine ve sivri omuz başlarına sürüyor…

 

            Kahveci, Ökkeş’i içeri koymuyor. Bir aydır, ne içtiği çayları ödüyor, ne de piştide kaybettiklerini… Bir iki dayılanıp dönüyor geri; kimse kahvede istemiyor onu.  Karşıdan Osmanların geldiğini görünce, bir de onlara madara olmamak için kendini Bakkal Topal’a atıyor.  Yasin, “Ökkeş, Ökkeş,” diye işaret etse de, muhabbetin koyuluğunda kaynıyor sesi.

 

 “Hayati de gelse iyiydi!”

“Sıcağı sevmez o.”

“Bizim Yasin gibi desene... Eskiden tezekli kazanlar vardı; of, ne biçim kaynatırdı suyu! Anam da öyle bir yurdu ki bizi derimiz atardı, billahi…”

 

 Oda arkadaşları uzaklaşınca çıkıyor Ökkeş. Topal’dan kopardığı bir dal sigarayı çorabına zulalıyor... Gidip yatağa serilecek. Bu hafta karı da yok, kumar da…

 

Bok

 

 Eyüp, Osman’ın göğsüne jiletle işlenmiş “Nurhayat”a bakıyor. Nar gibi ayrılmış eti etinden, al al akmış. Diyarbakır’daymış, askermiş Osman. Hava sıcak mı sıcak… İrinlenmiş yarası, kokmuş ve ateş yapmış. Beş gün hastanede yatmış oğlan, sonra doğru diskoya... Nöbetler boyu kıpırdamadan çavuşun bokuna bakmış. Başını lağım çukuruna sokup beş dakika şınav çekince eti gerilmiş, yarasının kabuğu çözülüp Nurhayat diye kanamış. Fırsat bu fırsat, sayrımsayıp binbaşı hekimden hava değişimini kapmış. İlk iş, Nurhayat’ı isteyen herifin havasını almış. Bıçak boğazına yaslandı mı kapak gibi açılmış herifin gözleri. O olmuş, Nurhayat’ı başka kimse istememiş.

 

 Dursun kımıltısız. Karısına aldığı fantezi entarinin poşetini, yere kapaklanırken bile bırakmamış elinden. Muzaffer tüy bıyıklarına bulaşan sümüğü sileceğim derken yanağına doğru yayıyor. Yanağında kuruyor sümük. Gözyaşıyla bir daha ıslanıyor. Merak başlarına toplanıyor:“Ne olmuş?” Muzaffer’e bir şişe su uzanıyor. Muzaffer şişeyi alıyor. Kapağını açıyor. İçerken gözünü babasından ayıramayınca su bağrına akıyor. Neden sonra, suyu avucuna döküp Dursun’un yüzüne sürüyor. Ceviz bezede, susmuş dudaklarda, çengel burunda, yanak çalılarında, kuyulu gözlerde geziniyor eli; saçları ürkmüş alna gelince inceden yağlanıyor.

 

Ökkeş’in anahtarı deliğe sokmasıyla kapıyı açması bir oluyor. Korkan kızın elleriyle göğüslerini kapatarak ranzaların ardına saklanma çabası, Ökkeş’in şaşkınlığını üzerinden atıp yırtıcılaşmasıyla sonuçsuz kalıyor. Ökkeş, yumruğuyla bastırıyor çığlığı. Üzerine çullandığı gibi şeker etli avı yere seriyor. Nurhayat çırpı kollarıyla karşı koymaya çalışadursun, körpe memesi Ökkeş’in vantuzuna girdi bile. Cüce tırnakların sinek ısırışlarına aldırmıyor, Ökkeş. Koparır gibi emiyor memeyi, sakız gibi sündürüyor. Menekşe menekşe soluyor meme.

 

 “Nurhayat’a ne oldu?” diye soruyor Eyüp, peştamalını bağlarken. Osman, kafasını kaşıyıp yere bakıyor: “Köyde. Kenara biraz para atayım, evleneceğiz.” Eyüp, “Allah yardımcın olsun hemşerim,” diyor bir yandan kardeşiyle cebelleşirken. Yasin hamama girmek istemiyor: “Yanarım, yanarım ben; çok sıcak.” Şimdiden çiyledi yüzü. Eyüp’ten bir milyon rüşvet alınca, takunyaları ayağına geçirdiği gibi herkesten evvel bitiyor ama buharlı kurnanın dibinde. Anasıyla karılar hamamına gidişini anımsıyor, koca ağızlı bacak arası kedisi aklından hiç çıkmadı zaten.  Dudağının kenarı çapkın bir seğirtiye kapılıyor. Peştamaldaki şehvani devinim, Osman’ın gözünden kaçmıyor: “Ne o Yasin, bizi mi sikeceksin?”

 

Dursun denize düşmüş. Haliç’i yüzüyor, boğazı aşıp derinlere açılıyor. Karadeniz’in yoksul tuzuna yüzgeçlerini vura vura, kıvırcık yosunlara sürte sürte karısına yollanıyor. Yolda, bir midyenin koynundan inci aşırıyor. Aklı sıra karısının ayaklarına dolanacak, bileklerinin arasından süzülüp parmaklarını gıdıklayacak. Kadın eğilip onu avucuna alınca, Dursun çıkaracak ağzındaki inciyi. Ama aylardan mart, kışlı mart denizine parmak bile değmez. Dursun kendini kaderin ağına bırakıyor. Bir balıkçı tezgâhında sergiye çıkıyor. Karısı, yarım kilo hamsi ve bir Dursun alıyor. Kalbini çıkarıp çöpe atıyor -neyse ki kafası duruyor.  Dursun’un yorgun kalbi güç bela atıyor. Kocasını mısır ununa bulayıp yağda kızartıyor kadın. Tam yiyecek, komşu geliyor. Limon istiyor. Kokmuştur diye limonun yanına Dursun’u yatırıp komşuya veriyor kadın. Dursun’un lüp diye yuttuğu inci, karnından çıkıp tabakta yuvarlanıyor. Komşu, inciyi iç etti. Kalp çöpte duruyor ve tıknaz bir üvezce içiliyor.

 

Nurhayat’ın kopan düğmesi ranzada çınlayıp, oradan usulca sevdiğinin yastığına fısıldanıyor. Pantolonu bozguna uğratıp dona saldırıyor, Ökkeş.  Hâlâ beyaz oluşuna şaşıyor donun: Bekâr odasında beyaz yoktur, adamın gözünün akını bile sarartır rutubet. Ökkeş, yırtarak aşıyor son bendi ve et bıçağını körpe şeftaliye saplıyor. Nurhayat’ın dişleri, Ökkeş’in yumruğunu kesiyor hınçla. Ökkeş acıyan elini çekince bir çığlıkçık boşluk oluyor ve Nurhayat’ın çekirdeği yere düşüveriyor. “Şılap” diye sesi var çekirdeğin. Damarlı yuvası ılgıt ılgıt ağlıyor.

 

Osman başından aşağıya kaynar sular döküyor. Su, tenini yalayıp mermerin sırtından kayıyor ve oluk oluk yutuluyor. Sonra göbek taşına seriliyor, Osman. Tellak, heyula gibi bir adam... Kafayı o yana bu yana çeviriyor. Bacağı alıp kafaya büküyor. Keseli eliyle tok bir şaplak atıyor mala. Hamur hamur yoğuruyor. Osman’nın dayak yediğini sanıp korkunca peştamalı sönüyor Yasin’in. Ağabeyi, yanık bir türkü tutturuyor o sıra.

 

“Nerede kaldı bu ambulans?” diye soruyor vatandaşın biri, Muzaffer’i yabancı gibi köşeye iteliyor. Yanına bir yiğit daha buluyor. Dursun’u kolundan bacağından tutuyorlar. “Bir, ki, üç, hop!” Kaldırıyorlar. Poşet,  elden boşanıp rüzgâra varırken içini betona döküyor: mavi entari, mum çiçeği desenli… Taksiye taşıyorlar Dursun’u. Çocuk koşup kapıyı açıyor. Nasıl yatırılacağı düşünülürken bir an kayıyor ellerden adam. Muzaffer’in sırtı göğsüne yapışacak sanki… içi gidiyor. Ayaklarının önüne düşüp karpuz gibi yarılıyor babasının başı. Renkler dökülüyor gözünden, kararıyor hayat. Yağmur başlıyor. Bir akbaba, yerdeki entariyi alıp kaçıyor.

 

Ökkeş, zehrini boşaltan yabanıl silahını kabzaya geri sokuyor.  Büyük hayvanlar gibi kükreyerek balgam döküyor boğazı. Nurhayat’ın alagarson saçına tükürüyor. Bir de tekme sallıyor böbreğe. Ihlamıyor bile kız artık. Ökkeş, yumurta topuklarını takırdata takırdata uzaklaşıyor, kapıyı aralayıp etrafı kolaçan ediyor. Zuladan çıkardığı sigarayı kızarmış dudaklarına sıkıştırıyor. Çat çat sessizliği dövüyor kibrit; alevlenen saçlarını tütünlere sürüyor. Kül kafası, yere düşünce kopuyor kibritin. Ökkeş dumanlı bir nefes alıyor, uçkurunu kaşıya kaşıya çıkıyor odadan. Su damlası gibi kurumaya terk ediyor kızı.

 

Hamamdan çilek yanaklarla çıkıyorlar. Tellağa kirini kazıtan Osman’sa şalgama dönmüş daha çok. Yasin acıkmış. Eminönü’nde balık ekmek yemeye karar veriyorlar. Yağmura aldırmadan yürüyerek gidecekler. Suyun beslediği manzaraya bakarak “Bu İstanbul’un yağmuru bile ayrı güzel,” diyor Osman.

 

İvecen bir seda yankılanıyor, ambulans gözlerini bayarak geliyor sonunda. Dursun sedyeye alınıyor. Üstü örtülüyor. “Yapacak bir şey yok.” Beyaz örtünün Dursun’un ıslak burnuna yapıştığını gören Muzaffer iki adım geri çekiliyor. Cebinden küreyi çıkarıyor: Yavru geyik yan yatmış ve bütün karlar düşmüş… Koşmak istiyor çocuk ama beton balçık!

 

Kırık ayna gibi görüyor Nurhayat’ın gözleri. Tavandan demir bir kirpik sarkıyor. Parlak sırtlı bir böcek, cılız örümceği kemiriyor. Tüylü, kitin bacaklarca güzelliği gölgelenen poster ağlıyor. Parmağı, ranzanın altındaki bavulu işaret ediyor. Nurhayat, donunun leşini ve ağzı gözü dağılmış pantolonunu bileğinden atıp solucan gibi ıslak ıslak çantaya sürünüyor. Fermuarı açarken tırnaklarının dibi sancıyor. En üstte uyuyan atkıyı kaldırıyor. Titrek bacaklarına sözü geçince doğrulup ranzaya tırmanıyor. Atkıyı katlıyor, ölçüyor biçiyor, düğümlüyor çözüyor… Ucunu tavandaki paslı kirpiğe bağlıyor. Güvercin boynunu ilmeğe geçiriyor sonra. Yağmurun tıpırtısı inceden başlayan içli sazla yarenlik ederken, poster “Atla,” diye ölümcül bir yerinden giriyor şarkıya. Nurhayat, ten ucuyla aşağı bakıyor. Yemyeşil kırlar, çağlayan dereler… Bir gelinciğin üstünde limonlu kanatlarını açmış onu bekliyor, Osman. Derken bir nur hayat düşüyor bekâr odasının kirli bulutundan. Atkı uzuyor, uzuyor, uzuyor… İtiyor birbirini ilmekler, ne ki kâfi gelmiyor. Ayak yere karış kala duruyor zaman ve çıt diye sökülüyor omur.

                                                                                                HAKKI İNANÇ

 

 

Özgeçmiş

Hakkı İnanç, 1984 yılında Ankara’da doğdu. 2008’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. İki yıl boyunca Özel Marmara Akademisi’nde reklâmcılık eğitimi gördü. Anketörlük, garsonluk, tezgâhtarlık ve özel bir yapım şirketinde editör, kamera ve kurgu asistanlığı yaptı. Öyküleriyle Varlık, Kitap-lık, Yeni Aktüel gibi dergilerde, 2010 Altkitap Öykü Seçkisi’nde ve Müfide Pekin tarafından yayıma hazırlanan “Mübadele Öyküleri” kitabında yer aldı. 11.  Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali Kısa Film Öyküsü Yarışması’nda “Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı öyküsüyle finale kaldı ve Festival’in konuğu olarak Işıl Özgentürk Senaryo Atölyesi’ne katıldı. Öyküsü senaryolaştırıldı. 2008 yılında 5. Antalya Şairler Buluşması kapsamındaki Güllük Dergisi Öykü Yarışması’nda birincilik, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği Kadın Öyküleri Yarışması’nda üçüncülük ve Ümraniye Belediyesi 5. Geleneksel Hikâye Yarışması’nda mansiyon ödülü aldı. Zorunlu Nüfus Mübadelesi’nin 85. yılı nedeniyle düzenlenen Mübadele Öyküleri Yarışması’nda Mehmet Ali Gökaçtı Özel Ödülü’ne değer görüldü. 2009’da İzmir Kuş Cenneti Koruma Derneği Öykü Yarışması’nda üçüncülük ve 2011’de Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri’nde mansiyon ödülü aldı. Varlık dergisince düzenlenen 2011 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde ilk öykü dosyası “Uykusuz Delik” ile öykü dalında “dikkate değer” bulundu. 2012 yılında Cumhuriyet Kadınları Derneği Muğla Şubesi ve Muğla Belediyesi’nin birlikte düzenledikleri 2. Kadın Öyküleri Yarışması’nda ikinci; Mahmut Tunaboylu 6. Öykü Yarışması’nda birinci oldu. Aynı yıl, Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında düzenlenen öykü yarışmasında üçüncülüğe değer görüldü.